SÖYLEŞİ / M. Erte - Melike Aydın

Kül Öykü, Haziran 2008

(İlk sözü Mehmet Erte aldı.)

Yazdıklarım hakkında bir şey söyleyebilir miyim? İki anlamda: Buna hakkım var mı ve bunu becerebilir miyim? Buna hakkım olup olmadığını sorguladığım sürece dilime bir beceriksizliğin bulaşacağı da açık. Diğer yandan, öykülerimdeki anlatıcı ses o kadar çok konuştu ki bana söyleyecek ne kaldı bilmiyorum. Kendisini yorumlayan, denetleyen, yoldan çıkaran metinlerin içindeki o anlatıcı sese göre hangi noktadan konuşacağım? Şu anda sizinle konuşurken bir metnin içine girdim mesela. “Şu anda” dediğimde satır başında olup olmadığımı, değilsem paragrafın neresinde durduğumu görmek istiyorum. Ve siz oradan bana bakıyorsunuz. Nasıl görünüyorum? Sizin bana baktığınızı görüyor muyum? “Güneş Gözlüğü”nde geçtiği gibi, “görülmesem de görüldüğümü düşünüyorum”; bu feci bir şey. Sizin bakışınızdan kurtulup kendimi bir ‘ben’ olarak ortaya koyabilir miyim? Her zaman siz ‘siz’den fazla bir şeysiniz. Kendimi ifade ettikçe ‘ben’den eksilen size mi ekleniyor yoksa? Sizden ayrı bir ‘ben’ var mı? Size bir cevap vermeden önce meşgul olmam gereken bir sürü soru var. Tüm bu soruların vasatlığını bilmekle birlikte, küçümseyerek kurtulamıyorum onlardan. Bu söyleşiyi okuyanlar bu dediklerimi falan yazarın, filan düşünürün dedikleriyle özdeşleştirecekler. Onların ‘anlam’ alanlarına, kavrayışlarına müdahale edebilir miyim? Öyle anlaşılmak istemiyorum, diyerek karşı çıkabilir miyim? Anlaşılmak, hadi diyelim ki çok kolay bir şey; peki bende anlaşılmayı göze alacak yürek var mı? Bu cesarete sahip değilsem eğer niçin cümlelerimin düzgün olması için uğraşıyorum? Asıl ifade etmek istediklerim bu ‘düzgünlük’ telaşıyla yitip gitmiyor mu? Bu kayboluşa üzülmeli miyim, yoksa beni korunaklı bir alana çektiği için sevinmeli miyim?
Gizlememiz gerekenleri açığa vurarak başlayalım işe. Kitabım yeni çıktı sayılır. Yeterli bir zaman içinde hazırlanmadınız bu söyleşiye. Şimdi söyleşiler kitap tanıtımlarının en kolay ve hızlı yolu haline geldi. Burada ben bir anlamda piyasa koşullarına ayak uyduruyorum. Bunu kabul etmek gerek. Eleştirileri beklerken, belki de boşuna beklerken kitapların raf ömrü doluyor. Yazarlar da tabii okunmamak için yazıyor değiller. Bütün metinleri biri okur. En azından yazarın kendisi. Yazarı da aşan bir ‘üçüncü göz’ün varlığından bile bahsedilebilir. Diyeceğim şu, bir metin okunmayı göze alarak ortaya çıkar. Bununla mücadele etmeden doğan bir metin olamaz. Konuyu karıştırdım galiba. Özür dilerim. Ne demeye çalışıyordum? Şu tanıtım meselesi… Piyasa koşulları nedeniyle bir şeylerin acilleşmesi ve zorunluluk halini alması sıkıntı verici. Söyleşilerin bir kitabın adını duyurma görevini üstlenmesi, hatta sadece bu göreve indirgenmesi ve yazarın kendi kitabını tanıtmaya soyunması, soyunmuyorsa eğer buna zorlanması ama daha da önemlisi bir anlamda kendini buna mecbur hissetmesi sıkıntı verici. Cevaplarım tüm bu dediklerimden bağımsız olamaz. Neye rağmen ve ne için burada olduğumuzun bilincinden kopamayız. Şu anda nasıl cevaplar vereceğimi, nasıl cevap verebileceğimi bilmiyorum. Birbirimizin açığını kapatamayacağız yani.

Cevaplarınızı daha sonra düzelteceksiniz. Hazırladığım soruların kötü olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Birçok soru hazırdır zaten. Onları bulundukları yerden alırız.

Kitabınızı okuduktan sonra hazırladım…

Okuduğunuz kitaba göre olduğunu düşündüğünüz yerden de almış olabilirsiniz sorularınızı. Tabii siz de sorularınızı düzelteceksiniz. Burada bir metin kuruluyor; eklemelerle, çıkarmalarla bir daha kurulacak. Neyi göze alarak kuruyoruz, kuracağız bu metni?

Bir yerden başlayalım mı?

Bir yerden başladık zaten. Yeni bir başlangıç noktası aramak başladığımız yerle boşuna bir mücadeleye girmek olur. Başladığımız yeri görmezden gelemeyiz. Başladığımız yerin başkaları tarafından görülmesine mani olabiliriz ancak. Bu da sorularınıza vereceğim cevaplardan önemli bir şeyi çalmak anlamına gelir.

“Bana Ne Ben” adlı öykünüzdeki anlatıcı ses gibi konuşuyorsunuz… Az önce “bir metin okunmayı göze alarak çıkar yola” dediniz. Metin için okunmak göze alınacak bir akıbet mi sizce, yoksa bir amaç mı?

Şöyle demek istedim: Bir metin okunmayı göze alarak yazılır. Metnin yazım, oluşma aşamasından bahsediyorum. Bitmiş bir metnin yola çıkışını, okurla buluşmasını göze almakla, bir metni yazarken, yazmaya başlarken okunmayı göze almak biraz farklı olabilir. Tüm metinleri, günceleri, gizli notları yazar ve ‘üçüncü göz’ birlikte okurlar. Okuduğuna müdahale eden iki okur söz konusu, yazarın bunlarla mücadelesi. Bu mücadeleyi göze almadan yazamazsınız. Elbette ilk okur olan yazar ve ‘üçüncü göz’ gelecekteki okurdan bir şeyler taşıyorlar. Elbette yazarın gelecekteki okurla da bir mücadelesi var.

“Bana Ne Ben” adlı öykünüzde “yazmanızın tek nedeni sizin gibi aklından zoru olan insanlara hitap etmek” diyorsunuz. Okunmak metin için göze alınacak bir tehlike olsa da, yazar için kendine benzeyen insanlarla buluşmasını sağlayacak bir alan yaratmıyor mu?

O öyküde ama alay var, çoğunda olduğu gibi, baştan sona. Tek bir cümlenin anlamı konusunda yargı bildirecek değilim. Öykü bittiğinde karşımıza çıkan manzaraya bakmalıyız. Daha kalabalık olması açısından aynı öyküden şu satırları alıntılayalım: “Sakın bana ‘kimseye ulaşmayacağını bilsem de yine yazarım’ demeyin. Kalem elinizdeyken hiç de öyle pozlar vermiyorsunuz çünkü. Kalem her zaman elinizde; salatalık soyarken, havuç rendelerken, limon sıkarken... Böyle hiç hoş görünmüyorsunuz, bunun farkındasınız değil mi? Yok canım, körün tekisiniz. Yürürken durmadan tökezliyorsunuz, sevişirken yataktan düşüyorsunuz. Mutlusunuz değil mi? Ah, değilseniz bile olun lütfen. Dünya sizin mutluluğunuza muhtaç. Aynaya baktığınızda, kendini başkalarına açıklamış, kendini açık etmiş bir insanın huzursuz yüzüyle karşılaşıyorsunuz. Ama bunu siz istediniz. İstemediniz mi?” Belki de burada bir önceki sorunuzla da ilgili bir şeyler vardır, okurken fark ettim. Ama bu öyküdeki anlatıcının ikiye bölündüğü, bu iki tip yazar arasında ve okurla sürekli bir diyaloğun söz konusu olduğu, aynı zamanda yazmanın bir olaya dönüştürüldüğü ve nihayetinde tüm bu çatışmaların ardından absürd bir anı-olayın aktarılmasıyla gerçekleşen parçalanma görüldüğünde bence net bir yanıt çıkarma çabasından vazgeçilir. İnsan kendini kâğıt üzerine düşürmeyi dener. Bunu başardığında, bir parça olsun başardığında kendisini tehlikeli bir alana taşımış olmaz mı? Kâğıt sadece işe yaramaz şeyler yazıldığında mı buruşturulur?

Okunmak yazarın kendi benzeriyle, benzerleriyle buluşmasını sağlamıyor mu?

Yazmak bence insanın kendi benzerini değilse de, kendisini anlayacak olan insanı yaratma çabasıdır. Burada dışarıdaki değil, içerideki okuru kastediyorum. Bu okurla yüzleşmenin tüm tehlikelerine rağmen yazarsınız. Onun tarafından anlaşılmanın tüm tehlikelerine rağmen.

“Delik” adlı ilk bölümdeki dokuz öykü aynı ‘ben’ anlatıcı sese ait…

‘Ben’e dair bir kaygı, ‘Ben’e dair bir alan açma çabası var mı, ona bakmak lazım... Fakat konuştuğumuz bağlamda “Bana Ne Ben”deki yazar sesi diğer öykülere göre farklı bir yerde duruyor. Diğerlerinde anlatıcı yazarken değil, yaşarken kuruyor metni. Kâğıda yaşarken kurduğu bu ilk metni aktarıyor. Ama metnin kâğıt üzerine yazım aşaması bir ikinci hayat olarak öykünün satırlarında kendini gösteriyor, gizlendiğinde de onu hissediyorsunuz. Yazar okurla diyaloğa girmeden diyemiyor sözünü. Bunu belirtiyorum; çünkü dışarıdaki okur, içerideki okurdan daha az tehlikeli değil. Tabii, bu söyleşinin okurları bağlamında önemle belirtiyorum. Onların bakışını hissediyorum. Sözlerimden hareketle kitap üzerine bir yargıya varılmasından çekiniyorum. Birini düzelteyim derken başka bir yanlışa düşüyorum.

“Hap”, “Bakış ve Beden ya da Anlam Bulutlarının Ardına Gizlenen Güneş”, “Güneş Gözlüğü”, “Delik”, “Af”, vb. ilk bölümdeki hemen her öyküde sıradan, doğal hareketlerin ardında kendine gönderilmiş veya gönderilebilecek işaretler arayan bir anlatıcıyla karşı karşıyayız. Aşırı bir ciddiyetle karşısındakilerin hareketlerini yorumluyor, ciddiyetle çizmeye başladığı çemberi saçmalıkla bitiriyor. Ciddiyet ve saçmalığın birbirinden uzak kavramlar olmadığı, ciddiyet yönünde ne kadar yol alınırsa saçmalığa varılacağı sonucu çıkarılabilir mi?

Yazdığım hiçbir şeyin mantıksız olduğunu düşünmedim. Mantıkla “saçma” arasında bir bağ var bence. Bu öykülerde, kitaptaki tüm öykülerde anlatıcı belli birtakım işaretler mi arıyor, yoksa birtakım hareketlerin tutuşturduğu olasılıklar arasında gezinerek bir yorum dünyası mı yaratıyor? Ve bu dünya nasıl bir dünya? Bunun düşünülmesini isterim.

“Hain ve Düşman” bir dış sesle başlıyor, II. bölümde bir zaman ve mekân sıçramasıyla ben-anlatıcı sahneye giriyor. Böylece öyküde şimdiden geçmişe bakıldığını anlıyoruz. Ama geçmişte bire bir yaşanmış bir şey anlatılmıyor. Yazar kurmaca olduğunu duyurduğu bir evrene giriyor. Zaten herkes birer simgeye dönüşüyor.

Simgeye mi? Anlatıcı simgelerin önemli bir rol oynadığı gençliğe gidiyor. Bire bir tanıdığı insanların ve olayların arasına, geçmişte denemediği bir olasılığı yakalamaya…

Ama yakalayamıyor değil mi?

Yakalanabilecek bir şey mi?

Geçmişte mümkün olmadıysa yine mi mümkün değil? En azından kurgusal dünyada? Ama siz şimdi o kurgusal dünyaya bunu vurgulamak için girildiğini söyleyeceksiniz. Öyküde dünyanın her şeyi tekrar tekrar yaşadığı ve büyük bir özgüvenle kendini tekrar ettiği için genç olduğunu söylüyorsunuz. Öfkeli değil alaycı bir tavrınız var, gençliğin hayranlık uyandıran yanıyla değil gülünçlüğüyle ilgili gibisiniz…

Tam olarak öyküde ne dendiğine bakalım mı: “Dünya, ne kadar genç göründüğünü bilmenin kibriyle kendisine ihtiyar diyen bir budaladır. Gerçekten de gençtir. Her şeyi tekrar tekrar yaşadığı için gençtir. Büyük bir özgüvenle kendini tekrar ettiği için gençtir. Ama gizli gizli ihtiyar olduğunu düşünür ve gözlüklerinin ardından bakarak parmağını sallar bize. Küçük bir çocuğun yetişkinleri taklit ederek oynadığı oyunlar bizi nasıl gülümsetiyorsa, dünya da öyle gülümsetmeli. Evet gülümsemek için, gülümsemek mi, hayır, kah kah kahkaha atmak için oturuyorum bu divana. Ama olmuyor, kahkahamı tarihin gürültülü akışı yutuyor; gülümseyemiyorum bile; gençliğe özgü o buhran yakama yapışıyor. Alnımdaki sivilceleri duyuyorum. Her tarafımda aynalar var; aynalar bana tuvalete gitmemi söylüyor. Tuvalete git ve böyle herkesin içinde değil, orada kendine bak. Şey, özür dilerim, tuvalete sivilcelerimi sıkmak için gittiğimi itiraf edemem: Tarihi kokutmak için gidiyorum; tabii, bu arada kendi dışkımı koklamadan da yapamayacağım.” Biraz uzattım galiba. Neyse. Konu dışı bir şey diyeceğim. Gençlik gençken bile geride kalan bir şey. “Ne var ki bunda,” derler, “gençtim o zaman.” Gençlikte yapılan hatalar affedilebilirmiş. O halde niçin en çok cezalandırılanlar gençler oluyor? Gençliği dizginlemekten zevk aldığını kim itiraf edecek? Gençliğe yönelik nostaljide gizlenen hınç!

Bu öyküde ünlemlere verdiğiniz tepkiyle…

Tepkiyi Metin veriyor. Hangi ünlemlere? Sloganların sonunda çoğalan ünlemlere, birer ünlem olarak gruplaşan gençlerdeki lirizme.

Öykünün diğer kahramanı Elif de “şiirin şiirsel okunuş biçimine” tepki gösteriyor.
Şimdi bu özetlerden, tanımlardan hoşlanmadım. ‘Görünen’ benim için o kadar açık değil. Gizemci olmayan ama dünyayı bir bilmece olarak kavrayan, böylelikle olasılıklar arasında gezinerek kendi varoluşunu bir üst-bilmeceye dönüştüren bir dil kurmaya çalıştım. Bu da beraberinde çözülmesi gereken çelişkiler getiriyor. Mesela Metin o ünlemlerin arasına neden karıştı? Elif o ünlemlerden biri olduğu halde neden böyle bir tepki gösterdi?

Nedensizlik?.. Anlatıcı “Sinek”te neden kendisini birini öldürür gibi öldürmek, intihar etmek değil de cinayet işlemek istiyor? “Af”ta iki arkadaş neden direklerin sağlam dikilip dikilmediğini denetlemek gibi saçma bir iş yapıyor; ardından birbirlerine bağlanmalarının nedeni ne? Anlatıcı neden “Gazoz Kapağı”nın peşinden ayrılamıyor?

Nedensizlik ilkesiyle yazmadım öyküleri. Anlatıcının nedenlerle boğuştuğunu görüyor olmalısınız. Nedenler birbirine ekleniyor, tam bu sırada ortaya çıkan bir neden bu toplamdan çıkıyor, fark başka bir nedenle çarpılıyor. Adını andığınız öykülerde bir ilk neden sunulmuyor, evet; ama okur pekâlâ kendisi bunları bulabilir. Kafasına göre nedenler uydurabilir. Ya da bir ilk nedene gerek yoktur.

Az önce “Hain ve Düşman” üzerine konuşurken başka bir yere varmak istiyordum. Ünlemlere tepki gençliğin şiirselliğine, lirizmine başkaldırı olarak okunabilir. Coşarken coşkuya karşı olan şiirsel bir dil kullanıyorsunuz. Eylemin anlatıldığı bölümden uzun bir alıntı yapacağım, anlatıcı Metin ve Elif’i kavuşturmak istiyor: “Ama hayır, yapamıyordum, çünkü yumruğum havadaydı, bir kere kaldırmışsam nasıl indirebilirdim? Sonra alkışlamam gerekiyordu, sonra türkü söylemem gerekiyordu, sonra atılan sloganlara coşkuyla katılmam gerekiyordu. Sonra yürümem gerekiyordu, sonra durmam, sonra tekrar yürümem; bir asker gibi, bir kahraman gibi. Allah’ım göğsümü böyle şişirirken onlara nasıl yardım edebilirdim? (…) Bu akıntının bir dalgası olan ben onlara yardım edemezdim; çünkü başımı her daim dik tutmak zorundaydım. Ama gözlerimi özgürcesine yuvalarında oynatabilirdim. Gözlerim özgürmüş gibi bunu yapabilirdi ama özgür değildi, çünkü gözkapaklarım geleceğin, gökyüzünün, adımlarımızın aşkıyla çılgıncasına kırpışıyordu.”

Anlatıcı şimdiki bilinciyle gençlik günlerinden birini yaşıyor. Istırap ve alay burada.

“Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküdeki şiirselliğe gelelim… “Vazgeçilmiş Renk”i dışarıda tutuyorum. İçinde alayın olmadığı tek öykü.

Şiirsele pek güvenmem. Şiir gibiye değil, şiire ihtiyacımız var.

Bu bölümü şiirsel bir dille yazmadım mı diyorsunuz?

17 parçadan oluşan o bölümde açık bir olay çizgisi kurmaktan sakındım. Bir olaya ya da düşüncelere değil, duyuşlara yoğunlaşılan bu öyküde şiire özgü bir eksiltme yöntemi ve dil kullanılmış olabilir. Bunu inkâr edecek değilim. Ben şiirsel sözcüğüyle çoklarında uyanan duygusallık çağrışımına karşıyım.

“Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküde üç anlatıcı var: yazar sesi, kadın ve erkek. Okur onları birbirinden ayırt etmek zorunda. Fakat kadın ve erkeğin sesleri bazı pasajlarda birbirine karışıyor. Aynı dili konuşuyorlar sanki.

Kimin konuştuğunun önemli olmadığı yerlerde öyledir belki de. Ya da şöyle demek daha doğru: öykünün kendisinden kopan, tek tek şahıslardan değil de metnin içindeki öğeler bütününden yükselen bir duman gibi bakılabilir o kısımlara.

Arka kapakta “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirletildiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk” adlı bölümlerin gizli bir ana başlık altında toplandığı vurgulanıyor. Bu üç bölümü sizin zihninizde bütünleyen şey nedir? İlki üç senaristin diyaloglarından oluşuyor. Birbirine geçen, birbirinden ayrılan küçük öykücüklerden bir film öyküsüne varılmaya çalışılıyor. İkincisine az önce biraz değindik. “Vazgeçilmiş Renk” ise bir tür deneme.

Bu durum arka kapakta belirtilmişse gizli olduğu söylenemez. Aynı konuya farklı yönlerden yaklaşarak varmaya çalışan üç metinden söz ediyoruz. “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”nda ortaya çıkarılmaya çalışılan öykü diğerlerinde gizleniyor.

“Bütün aynaların gösterdiği” şimdi geçmişi sırtlanmış geleceğe koşmaya çalışan bir şimdi değil mi? Aynaların geçmiş ve gelecek arasına sıkışıp kalmış şimdi kaygısıyla kirlendiğini söyleyebilir miyiz?

Hayır. İkisine de hayır. Siz bu yorumu kitapla aynı adı taşıyan öyküye bakarak yapıyorsunuz sanırım. Dediğinize katılmamakla birlikte kendimce bir açıklama çabasına girdiğimde kitap üzerine yanlış bir fikir vermiş olurum. Şunu belirtmeliyim: kitap, adını “Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküden almadı. İlk bölümdeki öykülerin tümü bu adı ortaya çıkardı. Sonra da kitabın adı 17 parçalık o öyküye bulaştı.

YAZAR BİÇİMİNDE BİR DELİK / Birgül Oğuz

("Yazarın Susma Hakkı" başlığıyla) Radikal Kitap, 6 Haziran 2008

Stendhal, Kızıl ile Kara’nın 13. bölümüne Saint Réal’den bir alıntıyla başlar: “Bir roman bir yol boyunca gezdirilen bir aynadır.” Bu kısacık tümcede 19. yüzyıl gerçekçiliğinin temel metaforları olmadık bir sadelikle yan yana gelmiştir. “Yol” yaşamın temsilidir ve roman, tıpkı bir ayna gibi, bu yolculuk boyunca olup bitenleri yansılar. Ancak burada bizi asıl ilgilendiren, yine bu tümceye gizlenmiş şu kimliği belirsiz öznedir: Gezdirilen aynayı kim gezdirmektedir?

Bu gizli özne, hiç kuşkusuz, aynanın neyi yansılayacağına karar veren, bir yaşamı yapan sayısız olgudan keyfi bir seçki oluşturarak onlardan çerçevesi belirli bir öykü çatan yazardır. Ayna her şeyi olduğu gibi yansılar, yazar bu yansımalardan kurmacaya varır. Ayna nesneldir, yazarsa öznel. Roman-ayna benzetmesi, bu nedenle, asla “tam” bir benzetme değildir; çünkü aynanın nesnelliği onu gezdiren yazarın elinde çatlar ve bu çatlaktan yazarın bakışı, tıpkı bir imza gibi, sızmaya başlar. Yazarlar yol boyunca gezdirdikleri aynada yansıyan gerçekliğe, aslında başkalarına ait o öykülere her zaman müdahildirler.

Stendhal, bir yazar olarak metindeki konumunu okurundan saklamaz. 19. yüzyılın Tanrı-yazarlarından da bu anlamda ayrılır. O, gerçekliğin değil, gerçekliğe gönderme yapan bir kurmacanın yazarıdır. Anlatısının var olma koşullarını ve yazının poetikasını, açıktan açığa olmasa da satır aralarında okuruna sezdirir. Vakur bir insanlık durumu görüsüne sahiptir ve bunu bilinçli, kendinden emin ve soğukkanlı bir tutumla okuruna aktarır. Stendhal’in aynasında telaş, anlatma endişesi, soluksuz bir yetememe korkusu yoktur. Aynaların hâlâ parlak ve yekpare, onları gezdirenlerinse kendi bakışlarının ardında sonuna kadar durabildiği ve kararlı olduğu bir çağın sakinidir.

Yazarların yazarlık kurumuyla kurdukları ilişkiyi kendi metinlerinde tartışarak hem yazarlık hem de okurluk kurumunu sorunsallaştırması, hatta metinlerini (Stendhal’i bu anlamda çok gerilerde bırakarak) bu sorunsallaştırma üzerine kurmaları elbette yalnız bizim çağımıza ait bir yönelim değil. Gerçekliğin sayısız görünümü vardır ve mevcut görme biçimlerinin yetersizliği, gerçekliği asla olduğu gibi yansıtamayacağımızın bilgisi köklü ve gelenekli bir bilgidir. Ancak edebiyat tarihine kabaca baktığımızda (Cervantes’ten Sterne ve Stedhal’e ve sonrasında Woolf, Joyce gibi yazarların sadık birer sürdürücüsü olduğu “yazıyı yazının konusu yapma” geleneğine) şunu açıkça göreceğimizi düşünüyorum: Bu bilgi, yazarları endişeye değil, yeni arayışlara sürükleyen bir bilgiydi. Şimdiyse, (20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana belki) bütünselliği söz veren büyük anlatıların inandırıcılıklarını neredeyse bütünüyle yitirdiği, aynaların çatladığı ve yansımaların bozguna uğradığı, yazarlarınsa öykü anlatmanın olanaksızlığıyla karşı karşıya kaldığı bir çağda yazıyor ve okuyoruz.

Mehmet Erte’nin henüz yayımlanan ilk öykü kitabını, Bakışın Kirlettiği Ayna’yı okurken, kendi olanaksızlığıyla başa çıkmaya çalışan bu yazının aslında bir tür manifesto olduğunu düşündüm. Ne kendine ne de okuruna bir an olsun rahat bir soluk aldırmayan bu metin, aynı anda dünyaya ve onun bir yansıması olarak kendine paramparça bir ayna tutuyordu. Böylece gerçekliğin yekpare, tutarlı ve kavranabilir olduğu sanısını daha en başta yok ediyordu. Bir ayna paramparçaysa, onda yansıyan gerçeklik de bozguna uğramış bir gerçekliktir. Erte, yol boyunca gezdirebileceği parlak ve yekpare bir aynasının olmadığını, olsa da bu aynanın kendi bakışıyla kirleneceğini, bu nedenle, aynadaki yansımaları değil yalnızca kendi kirli bakışını anlatabileceğini, yazarlık yetkesinin bu anlamda elinden alınmış olduğunu, iktidarsızlığını ve öfkeli çaresizliğini her satırda bas bas duyuran bir yazar. Erte öykü değil, öykü anlatmanın olanaksızlığını anlatıyor. Bozgunu ve bozgunla gelen yoksunluğunu anlatıyor. Bir metin olarak var olma koşullarını kendi içinde teşhir ettiği, her daim yarım ve yetersiz kalacağı gerçeğini durmaksızın duyurduğu ve kendi poetikasının sorunlarını yine kendi kendine tartıştığı için bu kitabın her şeyden önce bir manifesto olduğunu düşündüm. Bu son derece kişisel manifestoda Erte bundan sonra ne yazacağını (ya da ne yazmayacağını) da ortaya koymuş bence.

Kitap dört ana başlıktan oluşuyor: “Delik”, “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirlettiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk”. Bölümler kendi içlerinde tematik ya da biçemsel bir bütünlük taşıyorlar. Ancak bu okuru yanıltmasın ve ona her bölümde yeni bir dünyanın kapılarının aralanacağını düşündürtmesin. Çünkü Erte, kitabının 2. 3. ve 4. bölümlerinde bize aynı öyküyü başka biçimlerde anlatıyor. Önce bu öyküyü nasıl anlatacağını tartışıyor, onu açıktan açığa her ayrıntısıyla kuruyor. Sonra öyküyü anlatıyor; ama onu kırık dökük yansımalara, nereye iliştireceğimizi bilemeyeceğimiz zaman dilimlerine bölerek; hatta, bir yazar olarak susma hakkını biraz fazla kullanarak. Yetmiyor; öyküden geriye kalan belli belirsiz, üzerine azıcık bir ışık düşürülmüş duyguyu, uzun mu uzun bir denemenin konusu yapıyor. Okuruna güvenemeyen bir yazar gibi tıpkı, aynı kavramların çevresinde farklı usluplar ve anlatım olanakları kullanarak dönüyor, tekrar tekrar anlatıyor. Bir yandan, aşkı, iktidarı, aldanışı, aldatılmayı, cinselliği, affetmeyi, reddetmeyi, bağlanmayı ve insan varoluşunun temel açmazlarını içeren oldukça geniş, akılcı ve estetik bir kadraj sunuyor okuruna. Ama diğer yandan, okurunun dikkatini içeriğe değil, biçime çekiyor: Kadrajın ardındaki gözün anlatma telaşına, öykülerin aslında sayısız farklı biçimde anlatılabileceğine, her öykünün yarım ve yetersiz olduğuna ve anlatıcının mutlak yenilgisine.

Kitabın son üç bölümünde bir gösteriye dönüşen bu telaş, ilk bölümdeki öyküleri ortaklaştıran ana omurga aslında. “Bana Ne Ben”in, okuruna söz verdiği öyküsüne bir türlü başlayamayan, bunun yerine “nasıl yazdığı” hakkında endişeyle konuşup duran, sonra da okurunun eline öykü diye saçma bir hapşırık anekdotu tutuşturan (adam bir otobüse biner, bir kadının yanına oturur, kadın hapşırır, adam “çok yaşa” der) anlatıcı sesi şöyle diyor öykünün sonlarına doğru: “Ağzımdan başlayarak parçalandım. Parçalandım parçalan parça par par parça parçal parç pa parçalan parçaland p a arç al dım an. Parçalar arasında hiçbir tutarlılık yoktu.” Ağızdan, yani şeyleri dillendirdiğimiz yerden başlayan bu parçalanma, varlığını bütün öykülerde alttan alta duyuran genel bir parçalanmaya, yazarın bakışındaki kaçınılmaz paramparçalığa gönderme yapar. Öyküler organik bütünlüklerini, anlatıcı seslerse psikolojik bütünlüklerini durmaksızın yitirir. Okurlar, öyküye başlamaktan kaçınan, daldan dala atlayıp bir türlü bir yere varamayan bu geveze ve gürültücü anlatıcı seslerin yarattığı bilmecemsi söz kalabalığında ister istemez Çehov’un öykü üzerine şu ünlü tümcesini anımsayacaktır: “Bir öyküye başlarken, diyelim, duvarda bir tüfeğin asılı olduğunu söylediniz, o tüfek ya öykünün sonunda ya da daha önce kesinlikle ateş almalıdır.”Ama okurunun nerede ne düşüneceğini takıntılı bir biçimde ve durmaksızın hesaplayan bu telaşlı, iktidarsız ve öyle olduğu için de küstah anlatıcı ses(ler)in kimselere papuç bırakmaya niyeti yoktur: “Bu öykünün yazarı Çehov değil.”

Bir sözcükle bir diğer sözcük arasındaki boşlukta kararsızlık ve endişe içinde sayıklayan ve bıktırırcasına gevezelik eden seslerin her birinin işaret ettiği şey aynı: Metindeki yarık; tuhaf, dipsiz delik; aynasını telaşsız ve kendinden emin adımlarla oradan oraya gezdiren eski, soluk ama çok tanıdık bir silüetin yokluğu: Yazar biçiminde bir delik. Erte’nin bir yazar olarak demir attığı yerin bu delik olduğunu, kendini o yokluktan var ettiğini ve edeceğini düşünüyorum.

Mehmet Erte, kendi geleneğiyle kurduğu ilişkiyi yazısının omurgası hâline getirmiş ve anlatmanın olanaksızlığından bir estetik uzam oluşturmayı başarmış bir yazar. Bir yazar olarak parçalanışına okurunu tanık kılan ve onu da bu parçalanma deneyimine ortak eden biri. Gerçekliğe ve anlama asla tam anlamıyla nüfuz edemeyeceği, zaten aslolanın varılacak yer değil yürünecek yollar olduğu, yazının da “bakılan”la değil “bakış”la ilgili olduğu bilgisiyle yazıyor. Arayışını da bu bilgiyle temellendiriyor: “Dışarı fırladığımda anlam bulutlarının belki de hiçbir zaman dağılmayacağını ama yine de yılmadan onun peşinden gideceğimi biliyordum.”

Anlamı “anlam” yapan, ona bakan göz ve bakıştaki dirençtir. Erte, yılmadan bakan ve aynı anda kendi bakışına da bakabilen bir göz.
Son bir alıntı: “Uzaklarda bir ayna yok. Evet, hepsi burada, görüyorsun. Hepsi bakışla kirlenmiş.”

ÖYKÜYÜ TERSTEN OKUMAK / Şeref Bilsel

Yeni Şafak Kitap, 4 Haziran 2008

“Boğmak için kendi şarkımı/ boğazıma dayamıştım ayağımı”
Mayakovski

Bizde, özellikle Cumhuriyet sonrası, sanat alanındaki faaliyetlerin önemli bir kısmı resmî ideolojiyle çatışmak bir tarafa, resmî ideolojiyi koruyan ve doğrulayan örnekler etrafında gelişti. Edebiyatın farklı şubelerinde ortaya konmuş yığınla örnek var bu durumu doğrulayacak. Edebî metinler arasında −biz adını koymamış olsak da− zamana kayıt düşmek bağlamında bir hiyerarşi görülüyor. Bu sıralama ‘iktidar’ noktasında hayatın her alanına yayılmış durumda. Bir edebî türün, ortaya çıkışıyla beliren ve tanımlanan temel özelliklerine bağlı kalarak yazılı bir metne, eleştirel bir gözle bakmak isteyen herkesi belli kalıplar, sınırlamalar karşılayacaktır. Bu kalıplara, akademik çevreler eliyle, bir ölçüde ‘resmiyet’ kazandırıldığını söyleyebiliriz. Tanım, normal olanın hizasına çeker düşünceyi, zihnin sıçramasını engeller. Bir yazarın elinde, bu resmiyeti yıkacak en büyük silah üslûptur. Bir üslûp sahibi olmanın değeri burada yatar. Başkalık, eda, tavır… olanın içinden yeni bir yol açıp olmayanı kurma çabası. Bugün metnin hareket alanını belirleyen tanımların eleştiriye dayattığı ideoloji eski gücünde değil artık; metinler arası göndermeler ve geçirgenliklerin yol açtığı çok-katmanlı, tanımlara sataşan edebi türler ortaya konuyor. Öykü ile şiirin arasından sızan, her iki tür içinde de gerçek karşılığını bulamayan metinler var. Bu metinlerin bir kısmı ‘anlatı’ başlığı altında okurla buluşuyor. Birileri, ‘anlatıl(a)mayan’ bir şeyler mi yazıyor! Bu mümkün mü? Henüz durmamış, kendini tamamlamamış bir şeyi tanımlamak oldukça güçtür. Toplumsal hallerle işlenmiş düşünceyi kâğıdın önünden çekme isteğiyle başlatılan her tür yazınsal girişimin arka planında yoğun bir gözlem gücü yatar. Ve sanki, şiir duymayı gerekser; roman ve hikâye görmeyi… Ya elimizdeki ‘öykü’ kitabının yazarı aynı zamanda bir şairse!

Mehmet Erte’nin, kısa bir süre önce YKY’den çıkan “Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı kitabının üzerinde ‘öykü’ ibaresi var. Sanıyorum, kitabı okuyanların çoğu alışılagelmiş ‘öykü’ türüyle yeniden bir hesaplaşmaya girişeceklerdir. Yazar daha ilk öykünün başında okura ne vaat etmediğini zekice ortaya koyuyor. Klasik öykünün kurallarını sabote ediyor. Kitap boyunca, bir yazar olarak kendisiyle, birçok yazar olarak kendisi dışındakileri birbirine tutulmuş aynalardan izlettiriyor bizlere. Kitabı oluşturan metinlerin bağlandıkları yer, okurun eline kolaylıkla geçmediği gibi, okur nasıl bir sonla yüzleşeceğini de kestiremiyor. Ayrıntılar üzerinden dalga dalga açılan ve genişledikçe bütünün özelliğini görünür kılan metinlerden oluşuyor kitap. Dil sürçmelerinden değil de zihinsel sürçmelerden ve sıçramalardan güç alan bir sözdizimi hâkim öykülere. Bir taraftan merak dürtüsünü ayık tutan akıcılık, diğer taraftan yazının içinde kendisiyle ve okurla tartışan, hesaplaşan bir yazarın zihinsel serüveni. Böylece karşımıza ‘metne sebep olan’ sönük, ‘etrafa ayna tutan’ bir yazar değil de, metnin doğal akışını sarsan bir yazar çıkmış oluyor. Kitabın ikinci öyküsü “Bana Ne Ben”in ikinci bölümüne şöyle başlıyor anlatıcı: “Hikâyeye geçmeden önce nasıl yazdığım hakkında konuşacağım. Çünkü her şeyin nasıl olduğu konusunda bir fikri olan ya da derhal bir fikir edinmek isteyen sizler çok tuhafsınız.” Bu başlangıca kanmamak gerek. Okuruyla sürekli tartışan yazarın doğrudan bir bilgi vermek, okurun bir fikir edinmesini sağlamak gibi bir kaygısı yok. Burada absürdün sınırları yoklanırken bildiğimiz yazar profillerini, yazarlık efsanelerini tehdit eden mizahî bir dil kullanılıyor. Öykü üçüncü bölümde uydurma bir bilimsel dil kurularak aktarılan absürd bir olayın ardından kendisini de eleştiri konusu yapan yazarın “ağzından başlayarak” parçalanmasıyla son buluyor.

Erte, yazınsal biçimlerle alay ediyor; bizleri, yazının konu nesnesi ile yazma tavrı arasına sokarak düşündürüyor; hepimize dayatılmış, içselleştirdiğimiz olgusal bilinci ve bu bilinci oluşturan düşünce sistematiğini pek çok yerde iğneliyor. Sanki bütün metinler bir refleksle, zihinsel akışla hareketleniyor. Şöyle der Alberto Moravia: “Edebiyat, gerçek edebiyat planlara uygun yapılmaz. Fabrika ürünü gibi bir şey değildir. Edebiyat özgür olmalı, spontane olmalı, zorunlu bir hazırlığın sonucu bir iş değildir edebiyat.” Kitabı oluşturan öyküler, ille de bir sınıfa dahil edilecekse ‘durum’ öyküleri demek sanıyorum daha isabetli. Yazar, hepimizin hayatını meşgul eden, fakat üzerlerinde etraflıca düşünüp kafa yormadığımız –yahut çekindiğimiz– kimi olguları yeni bir bakışla kabartıyor. Kitapta öne çıkan izleklerden biri ‘bağlanma’. Yazar, bu kavramı, üzerinde herkesin hayretle düşüneceği bir problem olarak ortaya koyuyor. Öykülerin en ayırıcı vasıflarından biri hepimizin çok sıradan olarak görüp geçiştirdiği bir durumu, bir eylemi probleme dönüştürebilmesi.

Yazar, açıktan olmasa da, dil ile düşünce arasındaki kadim ilişkiye farklı yaklaşımlar getiriyor. Bakışın Kirlettiği Ayna’da ‘düşünce’ dil sayesinde ‘düşünülecek bir kıvam’ buluyor kendine; bir yoğunluk ve tehdit gücü kazanıyor. Düşüncenin zihne uyguladığı şiddet, dil sayesinde hafifletiliyor. Kitap bu yönüyle felsefî bir alana da sokuyor bizleri. Mehmet Erte, durumları, kavramları tersten okumayı göze alıyor kitap boyunca. Öykülerin çoğu ‘önceden’ olup bitenler anlatılmadan, birdenbire başlıyor. Sanki, ‘şimdiye dek olup bitenleri nasılsa biliyorsunuz’ der gibi. Buradan bakınca kitabı oluşturan öykülerin belirgin bir geleneğe yaslandığını söylemek oldukça zor. Yazar, öykünün biriktirdiği deneyimlere yaklaştığı yerde, ince bir ustalıkla, şaşırtıcı bir kıvraklıkla kendi zihninin tecrübelerini devreye sokuyor. Kimi zaman bu uğurda, bir çığlığa yol oluyor. Toplumsal intibakı kolaylaştırırken insanı normalliğin içinde bayağılaştıran dondurulmuş ‘düşünce’ biçimlerini farklı mekânlara çekip yeniden tasarlıyor. (Bir dipnot olarak, yazarın ‘Fizik’ öğrenimi görmüş olduğunu söyleyelim, bu, şifre çözmeye meraklı kimi okurların işine yarayabilir.)

Erte, kitabın “Hap” adlı ilk öyküsünün başında, okurları nasıl bir dünyanın içine davet ettiğinin haberini veriyor: “Çocukluğumdan beri düşünmemeye çalışırım. Düşünmemek elimden gelmiyor.” Gerçekten de her öyküde durmaksızın düşünen, sorgulayan ve yorumlayan bir anlatıcıyla baş başa kalıyor okur. Bu düşünme biçimlerinin okura bir teklif gibi ulaştığı da oluyor. Sanki yazar kendini, kendi düşünce sistematiğini yazarken inceliyor. Bu öyküde psikolog, anlatıcıya şu ilginç öneride bulunuyor: “‘Şiir yazmayın’ dedi, ‘duyguları boşaltmak sizin durumunuzdaki birine iyi gelmez.’ ‘Duyguları boşaltmak’ demesine sinir olmuştum; ‘Bakın,’ diyerek karşı çıkacaktım ki Allahtan lafı ağzıma tıkadı, yoksa buraya şiir üzerine beylik sözler aktarmak zorunda kalacaktım. ‘Sizin duygularınızı düzenlemeye ihtiyacınız var, öykü yazın mesela.’” Bir öykü okumakta olduğumuza göre bu önerinin dikkate alındığını düşünmeli miyiz? Ama anlatıcı bildiğini okumakta, hastalığını satırlara taşımaktadır; duygularını düzenlemek gibi bir kaygısı da yoktur. Burada bir paradoks yok, yazar bir öykü ortaya koymak için anlatmıyor zaten. “yoksa buraya şiir üzerine beylik sözler aktarmak zorunda kalacaktım” ifadesi yazarın ‘uyanıklığını’ gösteriyor. Kendini anlattığı konunun rehavetine kaptırmıyor; anlattıklarına, çoğu yerde dışarıdan bakıyor. Kendini, okurla birlikte dinliyor. Duygularını değil de düşüncelerini boşaltıyor sanki. Mantığın sınırlarını alabildiğine zorlayan yorumlar, nesnel gerçekliği parçalayan bir hal alıyor. Doktorun “düzenleme” önerisine bir başkaldırı olarak okunabilecek öykünün son cümlesi şu: “Bu öykünün yazarı Çehov değil.”

Bakışın Kirlettiği Ayna’da edebiyat sanatının inceliklerini iyi kavramış, kendine kurduğu düşünce tuzaklarıyla eğlenen bir yazar var. Yazı ile yazarın arasına durmadan engeller koyan, zoru deneyen yazar “Delik” adlı ilk bölümdeki öykülerin –ki her biri somut kurallardan azadedir– tamamında kendisini tartışma konusu yapmayı sürdürüyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi hissedilen, öykü bittikten sonra da okurun zihninde varlığını sürdüren mantık dizgeleri kuruyor. İlk bölümdeki “Bakış ve Beden ya da Anlam Bulutlarının ardına Gizlenen Güneş”, “Güneş Gözlüğü”, “Gazoz Kapağı” ve “Af” adlı öykülerde yazarın anakonusu ‘bağlanma’. Burada asıl önemli olan neden bağlanıldığı değil, ‘birlikteliklerden doğan iktidar’ ve öznenin bu iktidar karşısındaki durumudur. “Alnıma bir delik açmam gerekiyordu. Bir deliğe, alnımın ortasında idare eder büyüklükte bir deliğe acil olarak ihtiyacım vardı.” diye başlayan “Delik” ve “Kendimi öldürecektim. Bir intihar? Hayır. Kendimi başka birini öldürür gibi öldürecektim.” diye başlayan “Sinek” adlı öykülerde anlatıcı, sondan başa doğru bir akış içinde hayata bir başkasının hayatının içinden bakar gibidir. “Kendimi başka birini öldürür gibi öldürecektim.” Bu ifade bizi bir taraftan Rimbaud’a (Ben bir başkasıdır) diğer taraftan Yunus’a (Bir ben vardur bende, benden içeru) götürüyor. ‘İntihar’ bir süs gibi durmuyor yazının yakasında. Adı geçen öykülerde, hayatın kıyısına neden varıldığına dair işaretler yoktur; anlatıcı, kendisini ortadan kaldırmasına fırsat vermeyen yoğun bir zihni kâğıda döker. Nedenlerin eksik olduğu bu öykülerde anlaşılan odur ki yazar okurları başka bir yere yoğunlaştırmak istemektedir.

“Delik” adlı ilk bölümün son öyküsü “Hain ve Düşman”ın başında anlatıcı ilk kez sahnenin içinde görünmüyor; fakat bir müddet sonra, öykünün ikinci bölümünde, önceki öykülerden âşina olduğumuz anlatıcının sesini duymakta gecikmiyoruz. Yazarın bu seferki konusu ‘gençlik ve siyaset’. İkinci bölümün sonlarına doğru, anlatıcının sahneye dalmasıyla öykünün seyri değişiyor. Satırlarda gençliğe özgü bir ritim kendini duyururken, anlatıcının yakasına gençliğe özgü bir buhran yapışıyor. Üçüncü bölümde ise “Hain ve Düşman”ın da bir ‘bağlanma’ öyküsü olduğunu anlıyoruz. Anlatıcının aralarında bir bağ kurulup kurulamayacağı üzerine durmaksızın yorum yaptığı ve belirtileri yorumladığı iki kahraman birbirine kavuşamıyor. Aynen öykü boyunca birbirini yadsıyan ve olumlayan betimlemelerin, görüşlerin hiçbirinin sonuca kavuşturulmadığı gibi. Yazar “Öykünün çelişkili doğasını ise gençliğe özgü bir aşırılık olarak bırakıyorum.” diyor son paragrafta.

Kitabın “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirlettiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk” adlı bölümlerinin arka kapakta gizli bir ana başlık altında toplandığı belirtilmiş. “Delik”in ben-anlatıcısı terk edilse de, bazı izleklerin bu bölümlerde de sürdürüldüğü görülüyor. En önemli izleklerden ‘bağlanma’ kadın-erkek ilişkileri açısından ele alınarak sorunsallaştırılıyor.

Mehmet Erte, okurları zihnin labirentlerinde gezdiriyor; fakat bunu tertemiz, berrak bir Türkçeyle yapıyor. Aynı kavrama pek çok açıdan yaklaşıp uzaklaşıyor, böylece günlük hayatımızın içine dolduğu kalıpları bozarak düşünceyi yeni formlar içinde seslendirmeye çalışıyor. Öykülerdeki anlatıcının tüm duyuları ile zihni arasında sıkı bir bağ var; çevresinde algıladığı her şeyi en küçük parçalarına kadar bölerek kavramaya yönelen bu zihin, parçalar arasında denge kurmaya çalışırken, aslında bize gerçeğin ele geçmezliğini gösteriyor. Bizde, özellikle düzyazı türlerinde yazar, okurla metni baş başa bırakma çabası içinde olur. Bunu başarabilenler sessizce aradan çekilir ve kahramanın başına gelecekleri seyre koyulur. Öznelere çizilen rol, genellikle karakterlerine uygun olur. Bu uygunluk çevre ile de desteklenir. Olay ve çevre dairesine uygun ruhsal bir portre ile donatılan özne çoğunlukla ‘düzenlenmiş’ davranışlar gösterir. Erte, Bakışın Kirlettiği Ayna’da bu önceden ‘düzenlenmiş’ halleri silkeliyor ve gerçeğin ne kadarıyla temas halinde olduğumuzu yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor.