Kitap-lık, Kasım 2008
G. Sesil Sar: Öykülerinizde anlatıcının aynadaki aksinin konuştuğunu söyleyebilir miyiz? Bir okur olarak bana böyle bir cepheden bakıldığını, anlatıcının okura seslenmeden önce görüldüğünü, kirletildiğini (?) düşündüm.
Belki de size, okura seslenilmiyordur. Okura dair bir algı, dolayısıyla okurun bir görüntüsü aynaya bakan yüzde, yazarda varsa, aynadan yansıyan yüzde de vardır ve bunlar arasında bir diyalog, ‘birbirini okuma’ söz konusudur… Sorunuzu ayna imgesiyle yanıtlamak kolayıma geldi; ama ‘ayna’ bir okuma mekânı olarak bana hiçbir şey vaat etmiyor, biz hayata bakarken içinde olmadığımız bir şeye bakmıyoruz, demenin bir yolu sadece ve bakışımızın bize ait olduğundan emin değilim. Sen baktığın yerdesin, öyleyse başkaları da senin durduğun yerde. Gören aynı zamanda görülüyor ve doğrudan bir okuma yok, araya bir şey giriyor.
Cem Kurtuluş: Özellikle öykülerinizde yazma deneyimini önplana çıkarmış olmanız dikkatimi çekti. Kitabınızı İstanbul’da gittiğim her yere götürdüm herhalde ve bu yerler de okuma deneyimime katıldı; ama kitabınız öyle sanıyorum ki mekân gözetilmeksizin yazılmış, kendini tekmeleten gazoz kapağı, yutturan hap gibi kendini yazdırmış. Burada kurguyu da, yapıyı da aşan, ‘göz’den kaçarken karşılaşılan bir yazı edimi var; kendimizi bir hacı gibi duasını sayıklarken bulduğumuz dini bir edim. Tüm akışı ve olasılıkları kapsamaya çalışıyorsunuz. Benim burada sormak istediğim, çok net olmamakla birlikte, yazının ister istemez dışladığı ama kendine her sınır çekişinde fark ettiği o kadir gözle, okurun gözüyle ilgili. Bu göze gerçekten inanıyor musunuz, bu göz gerçekten varsa ayna kirlenmemiş demek değil midir? Aynayı kirleten sözün kendisi mi sizce?
Tüm metinlerin ‘göz’le çarpışarak –görüldüğünü, diğer bir deyişle okunduğunu duyarak– ortaya çıktığına inanıyorum. Kendindeki okuru, ‘göz’ü öldürerek tek bir sözcük yazamazsın, ama gene de ölümüne bir mücadeleye girişirsin onunla. Bu çarpışma öykülerime girdi, kurguyu aşarak değil, kırarak diyelim, evet, fakat okuyan-okunan, gören-görülen, yazan-yazılan arasındaki, tarafların sürekli yer/tanım değiştirdiği, birleşip ayrıldığı kavga sadece masa başında kâğıt kalemle metin üretirken yaşanmıyor, hayatın insanın içinde bulunduğu her karesinde var; nasıl bir öykünün kurgusunda kırılma yaratıyorsa, anlatıyı bölerek ona başka bir yön veriyorsa, hayatın akışında da bir sapmaya neden oluyor. Tabii, her sapılan köşede yeni bir ‘okuma’, kavga var; ben bu sapmalar zinciriyle ilgili bir dertle masa başına geçtiğimde hayatın diğer karelerinden iyi tanıdığım düşmanımla, o ‘göz’le bir kez daha karşılaştım. Sonuçta okumuş, okunmuş oldum, yazmış değil; öykülerimde kesinlikle yazma deneyimi yok, gören ve görülenin kâğıda taşınan çarpışmalarından yalnızca biridir o sizin dediğiniz, ‘masa başı’ hayatın dışında kalmadığı, sapmalar zincirinin bir halkasının mekânı olduğu için öyküye girmiştir. Bu konuya mistik bir yaklaşım getirmekten özellikle kaçınırım, ayrıca o ‘göz’le yer değiştirebildiğimize göre, çatışmaların bir galibi olmadığına göre iki kutuptan birinin üstünlüğünden söz edilemez… “Ayna” konusundaki sorunuzu iyi anlamadım.
C. K.: Belki şöyle demeliyim, bir okur olarak ben sürekli delinmek istiyor ama bir delik aramaktan, kendimi o deliğin içine boşaltmaktan kaçamıyorum. O kadir göz, okurun gözü dediğim tam da bu delik işte: kendi içinden taşan, taşmasında işgalimizi, köleleşmemizi, bize ait olmayanı, yıkılışımızı arzuladığımız delik. Gözün varlığına olan inanç, bu gözü kendisinde açılan deliklerle açıklayan söz mü aynayı kirleten? “Boşluğu yansıtan ayna” içine dolunacak, daha sonra sifonu çekilecek bir delik değil mi? Bakışın kirlettiği önce söz, sözün düğümlediği önce dil mi acaba?
Sorularınız olası bir cevaba dair bir imge sunuyor. Benim cevabım ne olabilir, bir cevap vermeli miyim, bilmiyorum.
Veysi Erdoğan: Bakışın Kirlettiği Ayna’yı okurken birincil kaygınızın dili karşınıza almak olduğunu fark ettim: Kahramanlar arasındaki bağlantının bile dil düzleminde bir aktarımla sürdüğünü… Durağanlık yok öykülerinizde. Dil, devamlı bir erozyona uğrayarak sıçrıyor diğer yamaca. Konvansiyonel bir sıçrama değil bu, tamamen siklonik ya da frontal. Kendisini cepheden bir saldırıya maruz bırakıyor. Bitmişlik öykülerinizin tabiatına ters düştüğünden varılacak bir yer endişesi taşımıyor. Dolayısıyla dil, absürde değiyor. Öykülerinizdeki bu absürd durum bilinçli bir algıyla ilerlediğinden ben buna ‘sağduyulu absürd’ demeyi tercih ediyorum. Çünkü öyküler arasındaki geçirimli tabaka, durmadan başka bir alana kayıyor. Yani bilinçli bir dil kayması söz konusu.
Üç senaristin bir film öyküsü kurmaya çalıştığı “Bir Kölenin Eğitim Sorunları” dışarıda tutulursa öykülerimde diyalog yoktur; karşılıklı konuşmanın yokluğundan çok, ‘söz’le iletişimin imkânsızlığını kastediyorum. Sözler ve hareketlerin attığı düğümler yerinde ve zamanında çözülüp bir cevap verilemez. İnsan tüm bedeniyle ve etkileşim alanındaki her şeyle birlikte bir dil oluşturur, öykülerimdeki anlatıcı bu dille, başkalarının, dünyanın diliyle yakalanmış bulur kendisini, ‘bağlanmıştır’. Dilin karşısında değil, içindedir, dille kuşatılmıştır; fakat dünya kadar, çevresindeki her şey kadar kendisini de bir bilmece olarak algılar, ‘okumak’ üzere kendisini karşısına almayı dener. “Gazoz Kapağı” ve “Af” adlı öykülerde açık olarak ‘okunamazlığı’ kabul eder ve teslim olur… Şimdi Cem Kurtuluş’un neden “sözün düğümlediği önce dil mi acaba?” diye sorduğunu anladım. Sözcükleri eksiksiz olarak bir araya getirmeye, kendi sözünü kurmaya, içinde olduğu akışı, bağlandığı dili kavramaya çalışıyor anlatıcı ama nihayetinde bütünün kavranılamazlığını duyurmaktan başka neye yarıyor bu çaba. Kör bir nokta var, daha önce de dedim ben bunu, hiçbir şeyi tek bir anda tek bir yerde tespit edemezsiniz, hep kör bir nokta çıkar karşınıza. “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”nda da görülüyor bence bu; yani bir öykü kurmanın, bir bütün ortaya koymanın imkânsızlığı: kişiler konuştukça öykü karanlığı adım adım artan o kör noktayla yön değiştiriyor ve dağılıyor. Varılacak bir yer yok, insan neredeyse benim için hem ‘başlangıç’ta, hem de ‘son’dadır, anlatıcının endişesi bir anlamda belki de duramamak, bulunduğu noktayı ‘başlangıç’ ve ‘son’ kılan tüm anlamları tespit edememek; düğümler, ihtimaller peş peşe ve “dünya bir topaç gibi dönüyor”.
G. S. S.: Sürekli ve hızla anlam arayan, anlamlandırma çabasıyla daldan dala konan bir zihinle karşılaşıyoruz. Duyuların zihnin hızına yetişemediği bile söylenebilir.
Öyle olması mümkün mü, diye düşünüyorum. Gerçekte öyle olmaz da, öyküler böyle bir yanılsama mı yaratıyor acaba? Sanıyorum özellikle “Bakış ve Beden”e gönderme yapıyorsunuz… Zihin duyularla eğrilip bükülen dilden başka bir şey değil. Duyu organlarımızdan gelen verilerin toplandığı bellek tüm bileşenleriyle birlikte kendi başına bir ‘işlem’ merkezi olarak çalışır ve bu merkez her yeni verinin algılanışına etkide bulunur. Dış dünyayı olduğu gibi değil, belleğimizin, dilimizin −yaptığı değişiklikle− katkısıyla algılarız; her yeni alınan veri de bellekte, dilde bir değişikliğe neden olur. Üzerine etkide bulunduğu, algılayacağı −içine alacağı− veri ile değişen bir işlem merkezi… İnsan bir bardağa su doldurduğunda suyu içse de, içmese de bir bardak su doldurmuş bir kişi olarak eskisinden farklıdır. Bir sonraki hareketinde ya da çevresinden gelen herhangi bir veriyi algılama durumunda artık eski temeli üzerinde değil, en son hareketi ve algıladığı veri ile değişmiş temeli üzerinde durmaktadır. Burada önemli olan nokta; belleğin, işlem merkezinin, yani dünyayı algılayacak olan insana ait temelin, dilin dışarıdan gelen verileri dışarıdaki halleriyle değil, içine alabileceği şekliyle alması −yorumlayarak o hale getirmesi−, anlamasıdır. Demek istediğim, insan ‘dışarı’yı bir tencerede kaynatarak, üzerine tuz ekerek, süzgeçten geçirerek, yağ katarak anlar… Dilin bu çabasını kavramaya çalıştım, yoksa dili bir koşu içinde görmedim; diğer yandan, dünyanın hızı dediğimiz şey ‘dil’siz fark edilemez…
G. S. S.: Sadece “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”nda değil, genel olarak kitabın bütününde bir efendi-köle ilişkisi varmış gibi geliyor bana: Anlatıcının “Hap”a direnmesi, “Gazoz Kapağı”nın peşinden ayrılamaması, vb. Yazar ve okur arasında da bu ilişkiyi kurmaya çalıştığınızı düşünüyorum. Yazar, dile getirdiği şeyler üzerine okurla neyin nasıl anlaşılacağı, anlaşılması gerektiği üzerine adeta bir iktidar mücadelesine giriyor.
Tarafları efendi ve köle, yazar ve okur adlandırmalarıyla net bir şekilde belirlenmiş görmüyorum; bu kutuplar var ama kimin ne olduğu pek belli değil. Ayrıca iktidar kendisi için mücadeleye girenleri aşan bir şeydir. Bir kafede karşılaşıp konuşmaya başlayan kişiler arasında Hobbes’un devleti hiçbir çaba harcanmadan kurulur; efendi de, köle de bu iktidarın altındadır. Kitapta sanıyorum daha çok anlatıcının anlam arayışı nedeniyle ortaya çıkan bir bağlanma var ya da ayrı ayrı içinde bulundukları anlam alanları arasındaki çarpışma, kesişme nedeniyle taraflar kendilerini aşan, onları birbirine bağlayan, yargılayan iktidarı duyuyorlar. Bu iktidarın denetimi altında bir uyum arayışına giriyorlar, teslim oluyorlar ya da karşı çıkıyorlar, kendilerini bağlayan görünmez ipleri koparmaya çalışıyorlar. İktidar mücadelesi yok, birlikteliklerden doğan iktidarı duyan insanın huzursuzluğu var.
V. E.: Son söylediklerinize istinaden ‘sözcüklerin huzurluğu’ diyeceğim. Kayıp giden, kendisine bir yön tayin edemeyen bir aylaklık praksisi! Buradayım ama yokum diyalektiği… Bakışın Kirlettiği Ayna’da mekânsız kılınmaya dair bir söylem endişesi gördüm. Belirsizin dizginlenemezliği, oradan oraya savrulan göçebe sözcükler şeklinde yurtsuzlaşıyor. Öykülerin zeminini ve çekim alanını oluşturan delidoluluk, bensizleşerek bir ‘hiç yer’ ediniyor.
Dil yaşamın kendisi; sözcükler, sözcüklerden oluşan öbekler, öyküler, şiirler çekilip huzur bulabileceğimiz ayrı bir kıta değil. Siz gönül rahatlığıyla bir sandalyede oturduğunuzu söyleyebilir misiniz, sadece bir sandalyede oturuyor olabilir misiniz? Sadece bir sandalyede oturan, oturabilen adamı benim aklım almıyor, oldukça fantastik geliyor bana bu. Buradayım, diyorum; ama burası neresi? Dil sizi o sandalyeye eklediği gibi, bana da ekliyor, gördüğünüz, duyduğunuz, algıladığınız, düşündüğünüz her şeyle ‘bir’ oluyorsunuz. Düşünceleriniz yalnızca ayaklarınızı bastığınız yerle sınırlı kalmıyor değil mi? Zaten ayaklarınızı sadece içinde bulunduğunuz odanın zeminine basıyor olamazsınız. Bir şehirdesiniz, bir ülkedesiniz.. dünyanın ucu bucağı yok. İnsanın nerede olduğunu soruyorum; hiçbir şeyi başından atamayan, içinde bulunduğu bütünü keşfe çıkan, bu yolculuğa mahkûm olan insandan söz ediyoruz. ‘Aylaklık’, ‘delidoluluk’ onun macerası için çok iyimser, neşeli sözcükler. Bu macera sizi mekânsızlığa mı götürür? Mekânsızlık ‘dil’sizliktir, dışarısıdır. Dışarı çıkamazsınız; agu demiş bebek için, dille yakalanmış insan için dışarısı yok.
G. S. S.: Kitabın ilk öyküsü “Hap”ta anlatıcı alaycı bir şekilde doktorun önerisiyle öykü yazmaya başladığını sezdiriyor bize: “Şiir yazmayın (…) Sizin duygularınızı düzenlemeye ihtiyacınız var, öykü yazın mesela.” Buradan kitabın bütününe yayılarak düşünüyorum, öykülerinizde “şiir yazmıyorum” kavgası var sanki; şiirden intikam alan bir anti(ka)kahraman…
Anlatıcının başınabuyruk bir anti-yazar olduğunu düşünüyorum; öyle bir öneriye kulak verecek cinsten değil. Kitabı okumamış kimselerin benim bir doktor lafıyla öykü yazmaya başladığımı sanmalarına sebep olacak kadar ciddiye almak istemiyorum bu meseleyi; dediğiniz gibi alay var orada, cımbızla bir cümle çekince anlaşılmıyor. “Hap” rastlantısal bir şekilde kitabın ilk öyküsü olarak yerini bulmadı tabii; fakat belirtmiş olduğunuz nedeni kabul edemem, “Hap”ta kitabın bütününe dair başka bir ‘şey’ var. Niçin şiir yazıyorsam, tam tersi bir nedenle öykü yazıyorum, bu gerçek, ama bir intikam söz konusu değil. Üstelik ‘intikam’ –kullandığınız biçimiyle– benim ne şiire, ne de öyküye sokmayacağım kadar lirik, romantik bir sözcük. “Hap”ı Şeref Bilsel doktorun düzenleme önerisine bir başkaldırı olarak okumuş (Yeni Şafak Kitap, 4 Haziran 2008), ona da çok katılmıyorum; anlatıcının ‘yapı’ya bir başkaldırısı varsa da, dünyayı –algılarını– kendine özgü yöntemlerle derleyip toplamaya çalıştığı, bu uğurda en uç ihtimallere, ayrıntılara kadar gidip geldiği görülebilir. Ha, sonuçta ne çıkıyor ortaya, daha önce bir küp bulunan yerde on altı yüzeyli başka bir prizmayla, gerçeğin abartılı bir görüntüsüyle karşılaşıyoruz. Anlamsızlık ya da düzensizlik değil bu, çokanlamlılığın bizi vardırdığı absürd.
Said Aydın: Şiir ve öykü yazan Mehmet Erte’yi ayrı kişiler olarak konumlandırmak hevesinde değilim ama söyleşilerinizde Suyu Bulandıran Şey’in ve Bakışın Kirlettiği Ayna’nın “sadece tür değil karakter açısından da” iki farklı kitap olduğunu dile getiriyorsunuz.
Farklı dönemlerde yayımladığım, biri diğerine göre daha uzun bir süreçte oluşmuş, farklı türlerde yazılmış iki kitaptan söz ediyoruz. Estetik, tarihle birlikte yürür, evrilir. İki kitabı birbirinden ayırmak için bu yeter ama önümüzdeki yıl çıkacak olan Alçalma adlı ikinci şiir kitabımın da öykü kitabımdan karakter açısından farklı olduğunu, başka bir estetik düzlemde durduğunu göz önünde bulundurarak daha özel bir neden ileri sürüyorum, iki ayrı dünya görüşünü işaret eder gibi, şiir ve öykünün bendeki farklı kimlik alanlarından doğduğunu söylüyorum. Kendimi ikiye, üçe bölünmüş gibi görmek eğiliminde değilim; ama bir insanın birbiriyle çatışan yanları vardır, şiir ve düzyazı özlerindeki başkalık nedeniyle bu çatışmayı farklı kutuplarda yüklenerek bölüşebilir, iki ayrı estetik düzlem yaratabilir, diyorum sadece. Şiir ve öyküyü ayırmıyor, bir çatışmanın tarafları olarak birleştiriyorum. Bu düzlemlerin çatıştığı yerde yeni ürünlerle başka bir estetik doğabileceği de ileri sürülebilir pekâlâ, sonrasını zaman gösterir.
S. A.: Hikâye ve öykü arasında yaptığınız ayrımı ihmal etmeden söylüyorum, öykülerinizdeki anlatıcı bir hikâye anlatmaktan çok, özellikle “Hap” ve “Bana Ne Ben”de hikâyeyle ilgili verileri, yapıları altüst etmekle meşgul oluyor.
Aşk yoktur, aşk hikâyesi vardır. Tüm duygular, düşünceler bir hikâye içinde vardır. Hikâye kendi anlamı konusunda tereddütte kaldığında, kendisini yorumlamak ve aşmak istediğinde öyküye varırız. Hikâyeler varoluşsal durumların taşıyıcısı, öyküler de yorumlayıcısıdır, diyerek onları ayırmıyor, birleştiriyorum. Öykü hikâyeyi, hikâye de yaşamı düşünür, imgeler. Ben hikâyeyi aramam, insan nerede duruyorsa hikâye oradadır. Hikâyeyi göstermek-gizlemek öykünün özgürlüğüdür, diyorum ama bütünü kavrayabiliyor muyuz? ‘Anlatıcı’ tâbirini ben de kullanıyorum, ama anlattığı şeye dahil olmayan, hikâyenin kendi hikâyesi olduğunu görmeyen birini kastetmiyorum. Umut verici bir farkındalık mı bu? Sınırlarını yoklayamadığı bir bütünün içine atılan bu kişi artık kendini kandırabilir mi? Böyle bir ‘ben’ cehennem gibi bir olasılıklar dünyasında altüst olmuştur, delik deşiktir, huzursuzdur. Hal böyleyken nereden geliyor bu kahkaha bilmiyorum…
TEMİZ AYNA YOKTUR / İsmail Sert
Hece Öykü, Ekim 2008
Öyküleri Varlık, Özgür Edebiyat, Kül Öykü ve Kitap-lık gibi dergilerde yayınlanan Mehmet Erte’nin ilk öykü kitabı Yapı Kredi Yayınları arasından çıktı: Bakışın Kirlettiği Ayna.
Sadece kitaba ismini veren hikâyede değil, ‘Ayna’ hep var Erte’nin metinlerinde. Aynayı yurt bellemiş onun kahramanları, aynayı mekân tutmuş onun hikâyelerindeki olaylar ve aynayla genişlemiş, derinleşmiş hikâyeleri.
Erte işte o sınırda, aynanın ‘gösteren’ ön yüzü ile ‘saklayan’ arka yüzü arasına kurmuş dilini. Sırlı yüzün asıl ‘gösteren’ olduğunun bilgisi de dahil o dile. Hikâyeyi o dar çizgide, ‘bıçak sırtı’ misali ‘ayna sırtı’nda kurmak da ustalık istiyor. Dilin orada kurulmasının sonuçlarından biri hemen görünüyor: Bir arka yüze geçiyor anlattıkları, sırlanıyor; bir önyüze akıyor, billurlaşıyor.
Yazar kendisine de yer açmış hikâyelerinde: aynanın tam karşısında oturuyor. Yüzü okuyucuya dönük hikâyesini anlatıyor. Aynadan yansıyor ya da aynaya yansıyor anlattıkları ya da aynayı şahit kılıyor kendisine. Diyor ki; ‘bütün marifet aynadadır. Ben oraya bakıp anlatıyorum.’
Bir yandan da anlatışına bakıyor aynada, kendisine çekidüzen veriyor.
Aynayla paylaşıyor yazarlığını desek çok mu ileri gitmiş oluruz acaba? Yazarlığı tersyüz edip gösterirken, hikâyesinin hikâyesini anlatırken de yeterince mütevazı. Necati Mert’in “hikâye alçakgönüllülüktür” tanımına da uyuyor bu haliyle.
“Çocukluğumdan beri düşünmemeye çalışırım. Düşünmemek elimden gelmiyor,” diyor tüm açıksözlülüğü ile kitabın ilk öyküsünün ilk cümlelerinde.
‘Hadi siz de düşünün şu düşünme konusunu’ diye teklifte bulunuyor okuyucuya. Ve bu cümle ile bundan sonraki sayfalar için de uyarıyor okuyucuyu: ‘Sadece hikâye değildir okuyacaklarınız. Arada hikâye edilmemiş, saf düşüncelere de rastlarsanız, sakın şaşırmayın!’
Yazının kurmaca olduğunu açık etmenin metne zarar vermediğini düşünüyor Erte. Açıkcası gerçeği bazen de en çıplak haliyle yansıtmak üzere, aynasının bir bölümünün sırrını kaldırıveriyor bilerek, isteyerek. Kahramanı kenara çekip okuyucuyla göz göze gelmekten, hatta kahramanın sırrını da açık etmekten, büyüsünü bozmaktan çekinmiyor.
Bu müdahale, yazının en doğal haliyle etkisini ölçen bir sınav aslında. Buyurun bakalım, perde gerisinde kalmayın, en yalın halinizle çıkın okuyucunun karşısına ey hikâye kahramanları! Bunu diyor, sonra o da okuyucular arasına karışıp kayboluyor.
“Bana Ne Ben” adlı hikâyenin ikinci bölümüne şöyle başlıyor anlatıcı: “Hikâyeye geçmeden önce nasıl yazdığım hakkında konuşacağım.”Sarsıcı bir samimiyet hamlesi bu. Yazar okuyucunun koluna giriveriyor şaşırtıcı bir hızla. Okuyucu da ne olduğunu anlamıyor ama halinden memnun olmaması için bir sebep yok. Koluna girerken ‘Dün akşam iyi uyudun mu?’ diye soracak kadar samimi. ‘Ev sahibi sözünde durdu mu, hani geçende anlatmıştın’ diyecek kadar ilgili.
Sonra tabii hemen kavga etme hakkını da kendinde buluyor… didişme hakkını…
İlk cümlenin hemen ardından “sizler çok tuhafsınız,” derken tuhaf olmuyor o yüzden. Başlarken ne kadar samimi ise çatışırken de o kadar sahici. Ve hikâyeye geçmeden önce hikâyenin hikâyesini, yazarlığı anlatıyor.
Üçüncü bölümde hiâyesini anlattığı hikâyeyi anlatmaya girişiyor. Ancak emin değil düşünceden kurtulup da hikâyeye dalabileceğine. Okurun kendisiyle kavga etmesini, sorgulamasını istiyor hikâyenin sonunda. Hem de başa döndürecek kadar olsa bile. “Sen buna hikâye mi diyorsun, adam gibi yazsana!” diye çıkışmaya tahrik ediyor okuyucuyu. Bir başlatsa karşılıklı sorgulamayı… yani diyalogu, yani yazar ve okuyucunun birbirine ayna tutmasını. Olacak her şey. En başta da hikâye tamam olacak!
Bağlanma Erte’nin temel izleklerinden biri. Bağlanma huzurun kaynağı yazar için. Huzursuzluk ise tam olarak bağlanamamanın bir sonucu. Kimin kime bağlandığı da ayırt edilmez bağlanmadan sonra. Birbirimize bağlanmamız gerektiğini fark ettikten sonra bağlanmak da kolaydır.
“Gazoz kapağı” hikâyesinde özne ile nesnenin eylem üzerinden kopmaz bağlılığına şahit oluyoruz. Özne ile nesne bir oluyorlar. Eylem bile ayırt edilemiyor artık. Hepsi iç içe, tek bir varlık oluyorlar.
Erte bir dışarıdan bakıyor bu varlığa, bir içerden… Dışarıdan bakacak çoğunluk için ters yüz edip içi gösteriyor. İçi merak edenler için dışarıdan nasıl göründüğünün farkında olduğunu kabul ve itiraf ediyor.
Her şeyi sorgulayan biri var hikâyede. Ve o kişi her şeyin sorgulanabilir olduğu bir dünyada yaşıyor.
Öyle ki aynanın çerçevesi içine bir insan varlığı ile gazoz kapağının varlığını karşı karşıya koyarak bakıyor. Herkesin, varlığı duymanın bu kadar inceldiği yerlere geleceğini, ama mutlaka geleceğini, bundan kaçamayacağını anlatıyor bir güzel.
Yaptıkları saçma da olsa birbirine bağlanabilir iki kişi. Bağlanmak yine güzeldir. “Af” hikâyesinde saçma bir eylemde bağlanıyorlar birbirlerine. Saçma bir görevde bile kalabalığın iğvası ile asıl görevinin ne olduğunu unutup daha da saçma bir kıyıya düşseler de dürüstçe ve gayretle çalışıyorlar. Ama aslolan bağlanma…
“Delik” başlıklı hikâyede yine şok bir başlangıç var. Alnına bir delik açmaya acilen ihtiyacı olan biri!
Bu deliği neden açması gerektiğini anlatması bekleniyor doğal olarak. Ancak o öyle yapmıyor. Sanki neden delik açması gerektiğini daha önceden anlatmış okuyucuya. Bu konuda mutabık kalmışlar. Şimdi sıra nasıl açması gerektiğine gelmiş. “Niçin diye sormaya başlarsanız ağır bir yenilgiyi kabul etmiş sayılırsınız.”
Varoluşu düşünüyor, sorguluyor, katılmak istiyor varoluş sürecine. Ancak varoluşun tedirginliğini yaşıyor aynı zamanda. “Sinek” hikâyesinde ise varoluşu ölüm-öldürme üzerinden sorguluyor.
“Sinek” onun intiharına engel olurken kendi ölümünü hazırlıyor farkına varmadan. İntihar da değil anlattığı. Kendini başka biri gibi öldürmekten söz ediyor. Bunu sorguluyor: Avcı ile av arasındaki kadar mesafe koyabilir mi kendini katil ve kurban olarak ayırdığında insan?
Edebî türler arasında salınmayı seviyor Erte. Daha yakından bakarsak; kendisini bir türün içinde kalmak üzere kayıtlamıyor. Türler arasında geçişler yaparken bir tür içine yerleştirilemeyecek olmanın korkusu da yok onda.
Öykünün sınırlarının ne kadar genişletebileceğinin denemesine girişiyor. Denemeler koyuyor, şairane pasajlar yazıyor, yazarken düşünmeyi denediğini gösteriyor.
Rahatsız ediyor metni, akışını bozuyor, düz bir çizgide akmasına izin vermiyor.
Okuyucuyu da rahat bırakmıyor böylece. Ancak gerekçesi de kendinden/kendiliğinden: Ben rahat değilsem okuyucu neden rahat olsun ki!
Okuyucu da mayınlı bir arazide ilerlediğini fark ediyor, gözünü dört açıp, dikkat kesiliyor. Hiçbir belirtiyi atlamak istemiyor yürürken.
Üstelik okuyucuya vaatte de bulunmuyor Erte. Zaten zor olan, yazar tarafından daha da zorlaştırılan yolun sonunda okuyucuyu mutlu sonlar, çelişkileri çözümlenmiş finaller beklemiyor.
Erte’nin hikâyelerinde aynadan bakıyoruz dünyaya. Bakar bakmaz bakışımızı da aynaya dahil ediyoruz aynaya. Ayna kaçınılmaz biçimde kirleniyor bakışımızla. ‘Kirlilik’ dediğimiz, bizim unutkanlıklarımız, karıştırmalarımız, eksikliklerimiz, zaaflarımız… Dahası kötü niyetlerimiz, günahlarımız…
Ancak kirlenme ile birlikte bize ait oluyor ayna, bizim oluyor. Kirlenen ayna nesnelden öznel’e geçiyor.
Öylece bakıyoruz varlığa, varoluşa, kendimize, karşımızdakine, dünyaya…
Ve anlıyoruz ki; mutlak temiz ayna yok hiç kimse için. Bakışımızla kirlenen aynayı düşüncemizle, iyi niyetimizle, emeğimizle temizlemeye çalışıyoruz aynı zamanda.
Kaçamayacağımız bu altüst oluşun günlüğü Erte’nin hikâyeleri. Bazen sarsarak, zorlayarak, bazen ürperterek, yalınlaştırarak bizi diri tutmaya çalışıyor.
Öyküleri Varlık, Özgür Edebiyat, Kül Öykü ve Kitap-lık gibi dergilerde yayınlanan Mehmet Erte’nin ilk öykü kitabı Yapı Kredi Yayınları arasından çıktı: Bakışın Kirlettiği Ayna.
Sadece kitaba ismini veren hikâyede değil, ‘Ayna’ hep var Erte’nin metinlerinde. Aynayı yurt bellemiş onun kahramanları, aynayı mekân tutmuş onun hikâyelerindeki olaylar ve aynayla genişlemiş, derinleşmiş hikâyeleri.
Erte işte o sınırda, aynanın ‘gösteren’ ön yüzü ile ‘saklayan’ arka yüzü arasına kurmuş dilini. Sırlı yüzün asıl ‘gösteren’ olduğunun bilgisi de dahil o dile. Hikâyeyi o dar çizgide, ‘bıçak sırtı’ misali ‘ayna sırtı’nda kurmak da ustalık istiyor. Dilin orada kurulmasının sonuçlarından biri hemen görünüyor: Bir arka yüze geçiyor anlattıkları, sırlanıyor; bir önyüze akıyor, billurlaşıyor.
Yazar kendisine de yer açmış hikâyelerinde: aynanın tam karşısında oturuyor. Yüzü okuyucuya dönük hikâyesini anlatıyor. Aynadan yansıyor ya da aynaya yansıyor anlattıkları ya da aynayı şahit kılıyor kendisine. Diyor ki; ‘bütün marifet aynadadır. Ben oraya bakıp anlatıyorum.’
Bir yandan da anlatışına bakıyor aynada, kendisine çekidüzen veriyor.
Aynayla paylaşıyor yazarlığını desek çok mu ileri gitmiş oluruz acaba? Yazarlığı tersyüz edip gösterirken, hikâyesinin hikâyesini anlatırken de yeterince mütevazı. Necati Mert’in “hikâye alçakgönüllülüktür” tanımına da uyuyor bu haliyle.
“Çocukluğumdan beri düşünmemeye çalışırım. Düşünmemek elimden gelmiyor,” diyor tüm açıksözlülüğü ile kitabın ilk öyküsünün ilk cümlelerinde.
‘Hadi siz de düşünün şu düşünme konusunu’ diye teklifte bulunuyor okuyucuya. Ve bu cümle ile bundan sonraki sayfalar için de uyarıyor okuyucuyu: ‘Sadece hikâye değildir okuyacaklarınız. Arada hikâye edilmemiş, saf düşüncelere de rastlarsanız, sakın şaşırmayın!’
Yazının kurmaca olduğunu açık etmenin metne zarar vermediğini düşünüyor Erte. Açıkcası gerçeği bazen de en çıplak haliyle yansıtmak üzere, aynasının bir bölümünün sırrını kaldırıveriyor bilerek, isteyerek. Kahramanı kenara çekip okuyucuyla göz göze gelmekten, hatta kahramanın sırrını da açık etmekten, büyüsünü bozmaktan çekinmiyor.
Bu müdahale, yazının en doğal haliyle etkisini ölçen bir sınav aslında. Buyurun bakalım, perde gerisinde kalmayın, en yalın halinizle çıkın okuyucunun karşısına ey hikâye kahramanları! Bunu diyor, sonra o da okuyucular arasına karışıp kayboluyor.
“Bana Ne Ben” adlı hikâyenin ikinci bölümüne şöyle başlıyor anlatıcı: “Hikâyeye geçmeden önce nasıl yazdığım hakkında konuşacağım.”Sarsıcı bir samimiyet hamlesi bu. Yazar okuyucunun koluna giriveriyor şaşırtıcı bir hızla. Okuyucu da ne olduğunu anlamıyor ama halinden memnun olmaması için bir sebep yok. Koluna girerken ‘Dün akşam iyi uyudun mu?’ diye soracak kadar samimi. ‘Ev sahibi sözünde durdu mu, hani geçende anlatmıştın’ diyecek kadar ilgili.
Sonra tabii hemen kavga etme hakkını da kendinde buluyor… didişme hakkını…
İlk cümlenin hemen ardından “sizler çok tuhafsınız,” derken tuhaf olmuyor o yüzden. Başlarken ne kadar samimi ise çatışırken de o kadar sahici. Ve hikâyeye geçmeden önce hikâyenin hikâyesini, yazarlığı anlatıyor.
Üçüncü bölümde hiâyesini anlattığı hikâyeyi anlatmaya girişiyor. Ancak emin değil düşünceden kurtulup da hikâyeye dalabileceğine. Okurun kendisiyle kavga etmesini, sorgulamasını istiyor hikâyenin sonunda. Hem de başa döndürecek kadar olsa bile. “Sen buna hikâye mi diyorsun, adam gibi yazsana!” diye çıkışmaya tahrik ediyor okuyucuyu. Bir başlatsa karşılıklı sorgulamayı… yani diyalogu, yani yazar ve okuyucunun birbirine ayna tutmasını. Olacak her şey. En başta da hikâye tamam olacak!
Bağlanma Erte’nin temel izleklerinden biri. Bağlanma huzurun kaynağı yazar için. Huzursuzluk ise tam olarak bağlanamamanın bir sonucu. Kimin kime bağlandığı da ayırt edilmez bağlanmadan sonra. Birbirimize bağlanmamız gerektiğini fark ettikten sonra bağlanmak da kolaydır.
“Gazoz kapağı” hikâyesinde özne ile nesnenin eylem üzerinden kopmaz bağlılığına şahit oluyoruz. Özne ile nesne bir oluyorlar. Eylem bile ayırt edilemiyor artık. Hepsi iç içe, tek bir varlık oluyorlar.
Erte bir dışarıdan bakıyor bu varlığa, bir içerden… Dışarıdan bakacak çoğunluk için ters yüz edip içi gösteriyor. İçi merak edenler için dışarıdan nasıl göründüğünün farkında olduğunu kabul ve itiraf ediyor.
Her şeyi sorgulayan biri var hikâyede. Ve o kişi her şeyin sorgulanabilir olduğu bir dünyada yaşıyor.
Öyle ki aynanın çerçevesi içine bir insan varlığı ile gazoz kapağının varlığını karşı karşıya koyarak bakıyor. Herkesin, varlığı duymanın bu kadar inceldiği yerlere geleceğini, ama mutlaka geleceğini, bundan kaçamayacağını anlatıyor bir güzel.
Yaptıkları saçma da olsa birbirine bağlanabilir iki kişi. Bağlanmak yine güzeldir. “Af” hikâyesinde saçma bir eylemde bağlanıyorlar birbirlerine. Saçma bir görevde bile kalabalığın iğvası ile asıl görevinin ne olduğunu unutup daha da saçma bir kıyıya düşseler de dürüstçe ve gayretle çalışıyorlar. Ama aslolan bağlanma…
“Delik” başlıklı hikâyede yine şok bir başlangıç var. Alnına bir delik açmaya acilen ihtiyacı olan biri!
Bu deliği neden açması gerektiğini anlatması bekleniyor doğal olarak. Ancak o öyle yapmıyor. Sanki neden delik açması gerektiğini daha önceden anlatmış okuyucuya. Bu konuda mutabık kalmışlar. Şimdi sıra nasıl açması gerektiğine gelmiş. “Niçin diye sormaya başlarsanız ağır bir yenilgiyi kabul etmiş sayılırsınız.”
Varoluşu düşünüyor, sorguluyor, katılmak istiyor varoluş sürecine. Ancak varoluşun tedirginliğini yaşıyor aynı zamanda. “Sinek” hikâyesinde ise varoluşu ölüm-öldürme üzerinden sorguluyor.
“Sinek” onun intiharına engel olurken kendi ölümünü hazırlıyor farkına varmadan. İntihar da değil anlattığı. Kendini başka biri gibi öldürmekten söz ediyor. Bunu sorguluyor: Avcı ile av arasındaki kadar mesafe koyabilir mi kendini katil ve kurban olarak ayırdığında insan?
Edebî türler arasında salınmayı seviyor Erte. Daha yakından bakarsak; kendisini bir türün içinde kalmak üzere kayıtlamıyor. Türler arasında geçişler yaparken bir tür içine yerleştirilemeyecek olmanın korkusu da yok onda.
Öykünün sınırlarının ne kadar genişletebileceğinin denemesine girişiyor. Denemeler koyuyor, şairane pasajlar yazıyor, yazarken düşünmeyi denediğini gösteriyor.
Rahatsız ediyor metni, akışını bozuyor, düz bir çizgide akmasına izin vermiyor.
Okuyucuyu da rahat bırakmıyor böylece. Ancak gerekçesi de kendinden/kendiliğinden: Ben rahat değilsem okuyucu neden rahat olsun ki!
Okuyucu da mayınlı bir arazide ilerlediğini fark ediyor, gözünü dört açıp, dikkat kesiliyor. Hiçbir belirtiyi atlamak istemiyor yürürken.
Üstelik okuyucuya vaatte de bulunmuyor Erte. Zaten zor olan, yazar tarafından daha da zorlaştırılan yolun sonunda okuyucuyu mutlu sonlar, çelişkileri çözümlenmiş finaller beklemiyor.
Erte’nin hikâyelerinde aynadan bakıyoruz dünyaya. Bakar bakmaz bakışımızı da aynaya dahil ediyoruz aynaya. Ayna kaçınılmaz biçimde kirleniyor bakışımızla. ‘Kirlilik’ dediğimiz, bizim unutkanlıklarımız, karıştırmalarımız, eksikliklerimiz, zaaflarımız… Dahası kötü niyetlerimiz, günahlarımız…
Ancak kirlenme ile birlikte bize ait oluyor ayna, bizim oluyor. Kirlenen ayna nesnelden öznel’e geçiyor.
Öylece bakıyoruz varlığa, varoluşa, kendimize, karşımızdakine, dünyaya…
Ve anlıyoruz ki; mutlak temiz ayna yok hiç kimse için. Bakışımızla kirlenen aynayı düşüncemizle, iyi niyetimizle, emeğimizle temizlemeye çalışıyoruz aynı zamanda.
Kaçamayacağımız bu altüst oluşun günlüğü Erte’nin hikâyeleri. Bazen sarsarak, zorlayarak, bazen ürperterek, yalınlaştırarak bizi diri tutmaya çalışıyor.
SÖYLEŞİ / M. Erte - Devrim Çakır

Aksam Kitap, 31 Ağustos 2008 (Söyleşinin burada yer alan tam metni YKY Bülten Temmuz 2008 sayısında yayınlanmıştır.)
"Hiçbir şeyi tek bir anda, tek bir yerde tespit edemezsiniz, hep kör bir nokta vardır. O kör noktaya varmak istedim. Hayır, o kör noktanın karanlığına müdahale etmek değil, ki bu imkânsız, varlığını duyurmak istedim."
Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı’nda,
“Sanat, insanın eylemi ya da hayatı başından atmasına denir” diyordu…
İşte ben o sebepten sanatçı, edebiyatçı değilim.
Yazmak sizin için “hayata müdahil olma” biçimlerinden biri mi?
Yazarak bir şeylere müdahale edebileceğini düşünen romantiklere saygı duymamız gerekiyor. Ben ama o kimselerden de değilim.
Yazı’nın işlevi sizce nedir?
Yazmak insanın ‘nerede olduğu/bulunduğu’yla ilgili bir meseledir bence; sadece buna indirgenemez tabii, ama tarihin ve coğrafyanın neresinde olunduğu/bulunulduğu meselesi tek başına o kadar geniş ki dışarıda tutulduğunda ortada okunacak bir metin kalmaz. Çağının tanığı olduğunu söyleyen aydınlıkçı, ‘sanatçı’, ‘edebiyatçı’ kimselerden hoşlanmam, yanıtımın bu söylem etrafında gruplaşanlarla karıştırılmama neden olacağını sezdim; ben dümen kırmadan, başladığım gibi devam edeyim fakat siz nereye yaklaşmak, kimlere benzetilmek istemediğimi dikkate alın. Yazarak insan bulunduğu yerden uzaklaşamaz ve hiçbir şeyi başından uzaklaştıramaz, kaçınılmaz olarak çevresinde ne varsa ‘yüklenir’.
Bir söyleşinizde, “Yazmak bence insanın kendi benzerini değilse de, kendisini anlayacak olan insanı yaratma çabasıdır. (…) Bu okurla yüzleşmenin tüm tehlikelerine rağmen yazarsınız. Onun tarafından anlaşılmanın tüm tehlikelerine rağmen” diyorsunuz.
Dışarıdaki okuru değil, içerideki okuru kastettiğimi vurguluyorum orada. Yani bırakın başkaları tarafından anlaşılmayı, insanın kendisini anlaması bile tehlikelidir demeye getiriyorum. “İnsan kendini kâğıt üzerine düşürmeyi dener. Bunu başardığında, bir parça olsun başardığında kendisini tehlikeli bir alana taşımış olmaz mı? Kâğıt sadece işe yaramaz şeyler yazıldığında mı buruşturulur?”
“Anlaşılmanın” genellikle istenen, aranan ve beklenen bir şey olduğunu düşünürsek, yazan biri olarak bu çelişkiyi nasıl açıklayabilirsiniz? Bu açıklanabilir mi?
Açıklayabildiğimiz takdirde bir çelişkiden söz edemeyiz. İnsan anladığını sindirir, sindirdiğini çıkartır. Kabul edilemeyecek bir şeyler için yazmamız gerekiyor. Anlaşılmak meselesi açıldığında şöyle derim ben hep: Tatlı, ağzımızdan bir bardak suyla gider de, acı ve ekşi bir türlü gitmez; kalıcı mı olmak istersiniz, yani tadınıza bakan ağızları öğürtmek mi, yoksa unutulmak mı, yani keyifle şapırdatılan bir ağzın içinde yok olup gitmek mi?
Kitapta, “Delik” ana başlığını taşıyan ilk bölümde, herkesin başına gelebilecek durumları, paranoyaya varan bir yaklaşımla didik didik eden bir zihinle karşılaşıyoruz; hatta kahramanınız, “Kınamayın beni, aksi bir adam değilim. Değilim ama, biraz ince düşünürüm” diyor. Ortadaki “kuyu”nun etrafında dönüp durduğu halde sanki ısrarla oraya, yani belki de bakması gereken asıl yere bakmıyor. Kahramanınızın dile getirdiği bu “ince düşünce”ler, bu her şeyi didik didik etmeler bizi hakikat’ten uzaklaştırıyor olabilir mi?
‘Asıl bakılması gereken yer’ neresi? Siz etrafında dönülen bir kuyu olduğunu söylüyorsunuz; bense bulunduğum yerde çöktüğümü, üzerinde durduğum zemini çökerttiğimi, gerçeklikte, anlamda, ilişkili olduğum şeyler alanında bir kırılma yarattığımı, bir delik açtığımı, bu deliğin çapını zorlayarak geçtiğim tarafta başka gerçeklik ve anlam duvarlarıyla karşılaştığımı, az önce bahsettiğim şekilde yeniden çöktüğümü, çökerttiğimi, dolayısıyla bir kuyu kazdığımı, durmaksızın derinleştirdiğim bu kuyunun hep en dibinde olduğumu düşünüyorum. Burada kendimi öykülerimdeki anlatıcı sesle özdeşleştirirken sadece onun adına değil, sizin adınıza, kuşku duyan insan adına konuşuyorum. İnsan hakikatin kucağındadır. Fakat, “Man proposes, God disposes”.
“Bakış ve Beden ya da ‘Anlam Bulutlarının Ardına Gizlenen Güneş’” adlı hikâyede, kahramanınız “gerçeklik” ve “anlam” üzerine düşünürken, “… maalesef anlam gözlerimizin üzerine bir perde çeker ve baktığımız şeyi görmeden, ihtimallerin zemininde at koştururuz” diyor. Bir şeyi anlamlandırma çabasının, bizi o şeyin özünü ve aslında ne olduğunu görmekten alıkoyduğunu ama diğer taraftan bu çabanın, tıpkı “düşünmeden duramamak” gibi, insana özgü kaçınılmaz bir eylem olduğunu söyleyebilir miyiz? “Anlam” neden yanıltıcıdır?
Yanıt için değil fakat bu soruya bir yanıt arayışının açtığı yol için okuru öykülere gönderelim. Ben zaten doğrulukları, yanlışlıkları ya da değerleri nedeniyle değil, varlıkları, insan üzerindeki etkileri dolayısıyla −ve sadece alaya almak için− düşüncelerle, önermelerle, anlamlarla ilgileniyorum. “Delik” adlı öyküde anlatıcı bir türlü kımıldayamaz, “Gazoz Kapağı”nda ise eylemden kopamaz; bir kere ihtimallerin zemininde at koşturmaya başlamışsanız birbirini kovalayan, tek bir boşluk bırakmadan her yöne dağılan düşüncelerle, anlamlarla doludur hayat. Hiçbir şeyi tek bir anda, tek bir yerde tespit edemezsiniz, hep kör bir nokta vardır. O kör noktaya varmak istedim. Hayır, o kör noktanın karanlığına müdahale etmek değil, ki bu imkânsız, varlığını duyurmak istedim. Asıl bakılması gereken yer, demiştiniz, ben bütünün kavranılamazlığını söz konusu ediyorum; insan o kör noktayı sezince bakılması gereken başka bir yer, birçok yer daha olduğunu anlıyor ama öykülerimdeki gibi başka’ya yönelmekle, durmaksızın başka’dan başka’ya gezmekle, çevresinde ne varsa yüklenmekle o kör noktanın karanlığını, kahkahasını artırıyor. Benim için bu kahkahayla yapılan dans o kör noktanın varlığını duyurmanın bir yolu.
Hikâyelerinizi bir araya getiren Bakışın Kirlettiği Ayna’dan önce, 2003 yılında Suyu Bulandıran Şey adlı bir şiir kitabınız yayımlandı. Şiirden hikâyeye geçişiniz nasıl oldu? Bu ikisi sizin için nerede ayrılıyor, nerede birleşiyor?
Bu iki kitabın sadece tür değil, ‘karakter’ açısından da farklı olduğunu düşünüyorum. Düzyazıdaki emeğimle şiirlerim arasındaki ‘karakter’ bağını şimdilerde –henüz yayımlamadığım, üzerinde çalıştığım şiirlerde– kurmaya başladım sanıyorum. Böyle bir bağ gerekli mi? Hayır. İnsan kendisine dair farklı kimlik alanlarını farklı türlerde dillendirebilir. Ne şiirden öyküye, ne de öyküden şiire geçtim; başından beri ikisini birlikte yazıyorum. Şiir doğası gereği ortaya çıkmaya çalışan, bunun için sabırsızlanan bir şey, Suyu Bulandıran Şey’in önceliği almasının nedeni bu. Öte yandan yapısı itibariyle Bakışın Kirlettiği Ayna da gecikmiş değil.
Son olarak kendimce iki noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, siz hikâye diyorsunuz, ben öykü. Sözlükteki anlamları farklı olmayan bu iki sözcüğü kavram olarak ayrı kullanıyorum. Hikâyeler ‘insanlık durumları’nın taşıyıcısı, öyküler de yorumlayıcısıdır bana göre. Hikâyeler özetlenebilir, parçalara ayrılabilir ve başka ‘bütün’ler içerisine varlığı belli belirsiz hissedilecek şekilde ya da açık olarak yerleştirilebilir; öykü hikâyeyi gören, düşünen bir yapı olarak onun fazlasıdır, içinden bir ya da birkaç hikâye çıkarılabilir ama o zaman geriye bir öykü kalmaz. Hikâyeyi göstermek-gizlemek öykünün özgürlüğüdür. İkincisi, öykülerimdeki anlatıcı ses için siz kahraman diyorsunuz… Onun bütünün kavranılamazlığı karşısında kendi ben’ini oluşturmanın ya da ortaya koymanın imkânsızlığıyla yüzleştiğini, anlamlandırma çabasıyla başkalarıyla, şeylerle birliktelikler kurduğunda, birliktelikler tarafından esir alındığında düşünceleri ve eylemleri arasındaki mesafenin açıldığını ya da arzu, düşünce, eylem üçgeninde bir deprem yaşadığını, dolayısıyla bir anti-kahraman olduğunu görmeliyiz, bu anlatıcı sesin tam bir portresini çıkarmakta ben zorlanıyorum ama diğer yandan her günkü dünyadır anlatılan ve o da aramızdan herhangi biri... Bir de şunu eklemeden geçemeyeceğim; kabul edemesem de yazar Bakışın Kirlettiği Ayna’nın içinde kaldı, ben dışarıda herhangi bir okur olarak bakışımı kitabın üzerine düşürüyorum.
“Sanat, insanın eylemi ya da hayatı başından atmasına denir” diyordu…
İşte ben o sebepten sanatçı, edebiyatçı değilim.
Yazmak sizin için “hayata müdahil olma” biçimlerinden biri mi?
Yazarak bir şeylere müdahale edebileceğini düşünen romantiklere saygı duymamız gerekiyor. Ben ama o kimselerden de değilim.
Yazı’nın işlevi sizce nedir?
Yazmak insanın ‘nerede olduğu/bulunduğu’yla ilgili bir meseledir bence; sadece buna indirgenemez tabii, ama tarihin ve coğrafyanın neresinde olunduğu/bulunulduğu meselesi tek başına o kadar geniş ki dışarıda tutulduğunda ortada okunacak bir metin kalmaz. Çağının tanığı olduğunu söyleyen aydınlıkçı, ‘sanatçı’, ‘edebiyatçı’ kimselerden hoşlanmam, yanıtımın bu söylem etrafında gruplaşanlarla karıştırılmama neden olacağını sezdim; ben dümen kırmadan, başladığım gibi devam edeyim fakat siz nereye yaklaşmak, kimlere benzetilmek istemediğimi dikkate alın. Yazarak insan bulunduğu yerden uzaklaşamaz ve hiçbir şeyi başından uzaklaştıramaz, kaçınılmaz olarak çevresinde ne varsa ‘yüklenir’.
Bir söyleşinizde, “Yazmak bence insanın kendi benzerini değilse de, kendisini anlayacak olan insanı yaratma çabasıdır. (…) Bu okurla yüzleşmenin tüm tehlikelerine rağmen yazarsınız. Onun tarafından anlaşılmanın tüm tehlikelerine rağmen” diyorsunuz.
Dışarıdaki okuru değil, içerideki okuru kastettiğimi vurguluyorum orada. Yani bırakın başkaları tarafından anlaşılmayı, insanın kendisini anlaması bile tehlikelidir demeye getiriyorum. “İnsan kendini kâğıt üzerine düşürmeyi dener. Bunu başardığında, bir parça olsun başardığında kendisini tehlikeli bir alana taşımış olmaz mı? Kâğıt sadece işe yaramaz şeyler yazıldığında mı buruşturulur?”
“Anlaşılmanın” genellikle istenen, aranan ve beklenen bir şey olduğunu düşünürsek, yazan biri olarak bu çelişkiyi nasıl açıklayabilirsiniz? Bu açıklanabilir mi?
Açıklayabildiğimiz takdirde bir çelişkiden söz edemeyiz. İnsan anladığını sindirir, sindirdiğini çıkartır. Kabul edilemeyecek bir şeyler için yazmamız gerekiyor. Anlaşılmak meselesi açıldığında şöyle derim ben hep: Tatlı, ağzımızdan bir bardak suyla gider de, acı ve ekşi bir türlü gitmez; kalıcı mı olmak istersiniz, yani tadınıza bakan ağızları öğürtmek mi, yoksa unutulmak mı, yani keyifle şapırdatılan bir ağzın içinde yok olup gitmek mi?
Kitapta, “Delik” ana başlığını taşıyan ilk bölümde, herkesin başına gelebilecek durumları, paranoyaya varan bir yaklaşımla didik didik eden bir zihinle karşılaşıyoruz; hatta kahramanınız, “Kınamayın beni, aksi bir adam değilim. Değilim ama, biraz ince düşünürüm” diyor. Ortadaki “kuyu”nun etrafında dönüp durduğu halde sanki ısrarla oraya, yani belki de bakması gereken asıl yere bakmıyor. Kahramanınızın dile getirdiği bu “ince düşünce”ler, bu her şeyi didik didik etmeler bizi hakikat’ten uzaklaştırıyor olabilir mi?
‘Asıl bakılması gereken yer’ neresi? Siz etrafında dönülen bir kuyu olduğunu söylüyorsunuz; bense bulunduğum yerde çöktüğümü, üzerinde durduğum zemini çökerttiğimi, gerçeklikte, anlamda, ilişkili olduğum şeyler alanında bir kırılma yarattığımı, bir delik açtığımı, bu deliğin çapını zorlayarak geçtiğim tarafta başka gerçeklik ve anlam duvarlarıyla karşılaştığımı, az önce bahsettiğim şekilde yeniden çöktüğümü, çökerttiğimi, dolayısıyla bir kuyu kazdığımı, durmaksızın derinleştirdiğim bu kuyunun hep en dibinde olduğumu düşünüyorum. Burada kendimi öykülerimdeki anlatıcı sesle özdeşleştirirken sadece onun adına değil, sizin adınıza, kuşku duyan insan adına konuşuyorum. İnsan hakikatin kucağındadır. Fakat, “Man proposes, God disposes”.
“Bakış ve Beden ya da ‘Anlam Bulutlarının Ardına Gizlenen Güneş’” adlı hikâyede, kahramanınız “gerçeklik” ve “anlam” üzerine düşünürken, “… maalesef anlam gözlerimizin üzerine bir perde çeker ve baktığımız şeyi görmeden, ihtimallerin zemininde at koştururuz” diyor. Bir şeyi anlamlandırma çabasının, bizi o şeyin özünü ve aslında ne olduğunu görmekten alıkoyduğunu ama diğer taraftan bu çabanın, tıpkı “düşünmeden duramamak” gibi, insana özgü kaçınılmaz bir eylem olduğunu söyleyebilir miyiz? “Anlam” neden yanıltıcıdır?
Yanıt için değil fakat bu soruya bir yanıt arayışının açtığı yol için okuru öykülere gönderelim. Ben zaten doğrulukları, yanlışlıkları ya da değerleri nedeniyle değil, varlıkları, insan üzerindeki etkileri dolayısıyla −ve sadece alaya almak için− düşüncelerle, önermelerle, anlamlarla ilgileniyorum. “Delik” adlı öyküde anlatıcı bir türlü kımıldayamaz, “Gazoz Kapağı”nda ise eylemden kopamaz; bir kere ihtimallerin zemininde at koşturmaya başlamışsanız birbirini kovalayan, tek bir boşluk bırakmadan her yöne dağılan düşüncelerle, anlamlarla doludur hayat. Hiçbir şeyi tek bir anda, tek bir yerde tespit edemezsiniz, hep kör bir nokta vardır. O kör noktaya varmak istedim. Hayır, o kör noktanın karanlığına müdahale etmek değil, ki bu imkânsız, varlığını duyurmak istedim. Asıl bakılması gereken yer, demiştiniz, ben bütünün kavranılamazlığını söz konusu ediyorum; insan o kör noktayı sezince bakılması gereken başka bir yer, birçok yer daha olduğunu anlıyor ama öykülerimdeki gibi başka’ya yönelmekle, durmaksızın başka’dan başka’ya gezmekle, çevresinde ne varsa yüklenmekle o kör noktanın karanlığını, kahkahasını artırıyor. Benim için bu kahkahayla yapılan dans o kör noktanın varlığını duyurmanın bir yolu.
Hikâyelerinizi bir araya getiren Bakışın Kirlettiği Ayna’dan önce, 2003 yılında Suyu Bulandıran Şey adlı bir şiir kitabınız yayımlandı. Şiirden hikâyeye geçişiniz nasıl oldu? Bu ikisi sizin için nerede ayrılıyor, nerede birleşiyor?
Bu iki kitabın sadece tür değil, ‘karakter’ açısından da farklı olduğunu düşünüyorum. Düzyazıdaki emeğimle şiirlerim arasındaki ‘karakter’ bağını şimdilerde –henüz yayımlamadığım, üzerinde çalıştığım şiirlerde– kurmaya başladım sanıyorum. Böyle bir bağ gerekli mi? Hayır. İnsan kendisine dair farklı kimlik alanlarını farklı türlerde dillendirebilir. Ne şiirden öyküye, ne de öyküden şiire geçtim; başından beri ikisini birlikte yazıyorum. Şiir doğası gereği ortaya çıkmaya çalışan, bunun için sabırsızlanan bir şey, Suyu Bulandıran Şey’in önceliği almasının nedeni bu. Öte yandan yapısı itibariyle Bakışın Kirlettiği Ayna da gecikmiş değil.
Son olarak kendimce iki noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, siz hikâye diyorsunuz, ben öykü. Sözlükteki anlamları farklı olmayan bu iki sözcüğü kavram olarak ayrı kullanıyorum. Hikâyeler ‘insanlık durumları’nın taşıyıcısı, öyküler de yorumlayıcısıdır bana göre. Hikâyeler özetlenebilir, parçalara ayrılabilir ve başka ‘bütün’ler içerisine varlığı belli belirsiz hissedilecek şekilde ya da açık olarak yerleştirilebilir; öykü hikâyeyi gören, düşünen bir yapı olarak onun fazlasıdır, içinden bir ya da birkaç hikâye çıkarılabilir ama o zaman geriye bir öykü kalmaz. Hikâyeyi göstermek-gizlemek öykünün özgürlüğüdür. İkincisi, öykülerimdeki anlatıcı ses için siz kahraman diyorsunuz… Onun bütünün kavranılamazlığı karşısında kendi ben’ini oluşturmanın ya da ortaya koymanın imkânsızlığıyla yüzleştiğini, anlamlandırma çabasıyla başkalarıyla, şeylerle birliktelikler kurduğunda, birliktelikler tarafından esir alındığında düşünceleri ve eylemleri arasındaki mesafenin açıldığını ya da arzu, düşünce, eylem üçgeninde bir deprem yaşadığını, dolayısıyla bir anti-kahraman olduğunu görmeliyiz, bu anlatıcı sesin tam bir portresini çıkarmakta ben zorlanıyorum ama diğer yandan her günkü dünyadır anlatılan ve o da aramızdan herhangi biri... Bir de şunu eklemeden geçemeyeceğim; kabul edemesem de yazar Bakışın Kirlettiği Ayna’nın içinde kaldı, ben dışarıda herhangi bir okur olarak bakışımı kitabın üzerine düşürüyorum.
KİM KİRLENEN, KİRLETEN KİM?/ Yalçın Tosun
NotosÖykü, Ağustos-Eylül 2008

Şiirleriyle tanınan Mehmet Erte ilk öykü kitabına Bakışın Kirlettiği Ayna adını seçmiş. Bir ad nasıl şiirsel olur, şiirsel ne demektir, şiir düzyazının içinde ne kadar var olabilir, olmalı mıdır ya da hangi yüzüyle olmalıdır gibi soruların cevapları bu yazının konusu değil, ama tümü de bir şekilde bu kitapla ilişkilendirilebilecek sorular.
Dört bölüm ve on beş öyküden oluşuyor kitap. Her bölümde ikili ilişkilerin kaygan zemininde dengesini yitiren faniler şu ya da bu şekilde beliriyor. On beş öyküden oluşsa da kitap, okuyucu birkaç güçlü izleğin varlığını duyumsuyor: Kendine güvensizlik, aldatma-aldatılma, tanıma-tanıyamama-tanıyor sanma, yanılma ve yanıltma... İkili ilişkilerin sağlam olmayan dünyasının temel taşları. Erte'nin dili ve anlatımı oldukça doğrudan gibi görünse de metaforlardan nasibini alıyor. Gerçekle ilişkisini ironik bir sertlikle kuruyor. İlk bölümdeki "Delik", "Sinek" , "Gazoz Kapağı" ve özellikle "Af" adlı öyküler bu bağlamda dikkati hak ediyor.
Kitabın ilk öyküsü "Hap" ve onu takip eden "Bana Ne Ben" yazarın genel anlatımı ve diliyle örtüşse de, öbür öykülerden daha farklı bir yerde duruyor. Yazarın okuyucuyla oynamayı sevdiği oyunlar burada daha belirgin. Bu oyunlar okuyucuyu zorlasa da metinden uzaklaştırmıyor, aksine metinleri çekici kılıyor. İlk bölümdeki bütünlük açısından öbür öykülerden daha ayrıksı duran "Hain ve Düşman"a başka bir kusur bulunabileceğini sanmıyorum.
Dünyayla, öykü kişileriyle, kendisiyle kurduğu -kitabın arka sayfa tanıtımında da yer alan- kavgalı ilişki aslında okuyucuyla bir bağ yaratıyor. İlk bölümde daha belirgin olan bu ilişki, ikinci bölüm "Bir Kölenin Eğitim Sorunları"nda yön değiştiriyor. Kurguların farklılığı bu bölümdeki birbiriyle ilişkili üç öykünün önemli özelliklerinden. Bir senaryo yazma fikrini tartışan üç kişi zamanla evlilik, seks, aldatma gibi konulara sapıyor. Küçük ve hoyrat dikkatsizliklerle mahvolabilecek, oldukça zor bir tarzın başarıyla üstesinden gelmiş bu bölümde yazar.
Üçüncü ve dördüncü bölümler birer öyküden oluşuyor. Üçüncü bölüm kitaba da adını veren "Bakışın Kirlettiği Ayna" büyüme-kirlenme-kirletme üçgeninde aynalardan yardım alarak anlatıyor öyküsünü. "Çırılçıplaktım başlangıçta. Beni giydiren zamanla kavgalıyım," diyen öykü kişisi bakışlarla kirlenen aynaların karşısında, yavaşlayan ve sonra birden hızlanan zamanın içinde, eşyanın ve davranışların korkusuyla anlatıyor.
Son bölüm ve öykü "Vazgeçilmiş Renk", kadere boyun eğip eğmeme sorununu yine aldatma-aldatılma arasında gerilen ip üstünde anlatıyor. Hep kendinden büyük kadınlarla ilişkiye giren ve hep aldatılan bir adam zamanla neyi, nasıl sorgular? Yoksa sorgulamadan kabul mü eder? Öykü kişisinin ifadesiyle: "Amor fati. Kaderimizi sevmeli miyiz? Sevebilir miyiz? Sevemezsek eğer ne olur?.." Bu soruların yanıtı belki de öykünün adında gizlidir.
Bir ilk kitap için fazlasıyla tatmin edici, şiirden öte şiirin özünden beslendiği belli bir dilin ve çevikliğin öyküleri bunlar. Rollerin değişkenliğinde, kirlenen ve kirleten arasındaki söylenmemiş sözlerin gizini çözüyor.
Dört bölüm ve on beş öyküden oluşuyor kitap. Her bölümde ikili ilişkilerin kaygan zemininde dengesini yitiren faniler şu ya da bu şekilde beliriyor. On beş öyküden oluşsa da kitap, okuyucu birkaç güçlü izleğin varlığını duyumsuyor: Kendine güvensizlik, aldatma-aldatılma, tanıma-tanıyamama-tanıyor sanma, yanılma ve yanıltma... İkili ilişkilerin sağlam olmayan dünyasının temel taşları. Erte'nin dili ve anlatımı oldukça doğrudan gibi görünse de metaforlardan nasibini alıyor. Gerçekle ilişkisini ironik bir sertlikle kuruyor. İlk bölümdeki "Delik", "Sinek" , "Gazoz Kapağı" ve özellikle "Af" adlı öyküler bu bağlamda dikkati hak ediyor.
Kitabın ilk öyküsü "Hap" ve onu takip eden "Bana Ne Ben" yazarın genel anlatımı ve diliyle örtüşse de, öbür öykülerden daha farklı bir yerde duruyor. Yazarın okuyucuyla oynamayı sevdiği oyunlar burada daha belirgin. Bu oyunlar okuyucuyu zorlasa da metinden uzaklaştırmıyor, aksine metinleri çekici kılıyor. İlk bölümdeki bütünlük açısından öbür öykülerden daha ayrıksı duran "Hain ve Düşman"a başka bir kusur bulunabileceğini sanmıyorum.
Dünyayla, öykü kişileriyle, kendisiyle kurduğu -kitabın arka sayfa tanıtımında da yer alan- kavgalı ilişki aslında okuyucuyla bir bağ yaratıyor. İlk bölümde daha belirgin olan bu ilişki, ikinci bölüm "Bir Kölenin Eğitim Sorunları"nda yön değiştiriyor. Kurguların farklılığı bu bölümdeki birbiriyle ilişkili üç öykünün önemli özelliklerinden. Bir senaryo yazma fikrini tartışan üç kişi zamanla evlilik, seks, aldatma gibi konulara sapıyor. Küçük ve hoyrat dikkatsizliklerle mahvolabilecek, oldukça zor bir tarzın başarıyla üstesinden gelmiş bu bölümde yazar.
Üçüncü ve dördüncü bölümler birer öyküden oluşuyor. Üçüncü bölüm kitaba da adını veren "Bakışın Kirlettiği Ayna" büyüme-kirlenme-kirletme üçgeninde aynalardan yardım alarak anlatıyor öyküsünü. "Çırılçıplaktım başlangıçta. Beni giydiren zamanla kavgalıyım," diyen öykü kişisi bakışlarla kirlenen aynaların karşısında, yavaşlayan ve sonra birden hızlanan zamanın içinde, eşyanın ve davranışların korkusuyla anlatıyor.
Son bölüm ve öykü "Vazgeçilmiş Renk", kadere boyun eğip eğmeme sorununu yine aldatma-aldatılma arasında gerilen ip üstünde anlatıyor. Hep kendinden büyük kadınlarla ilişkiye giren ve hep aldatılan bir adam zamanla neyi, nasıl sorgular? Yoksa sorgulamadan kabul mü eder? Öykü kişisinin ifadesiyle: "Amor fati. Kaderimizi sevmeli miyiz? Sevebilir miyiz? Sevemezsek eğer ne olur?.." Bu soruların yanıtı belki de öykünün adında gizlidir.
Bir ilk kitap için fazlasıyla tatmin edici, şiirden öte şiirin özünden beslendiği belli bir dilin ve çevikliğin öyküleri bunlar. Rollerin değişkenliğinde, kirlenen ve kirleten arasındaki söylenmemiş sözlerin gizini çözüyor.
........................................................................................................

NotosÖykü: İlk kitabınız şiir kitabıydı, ikincisi kitabınız ise öykü. Şu sıralarda hangisi öncelikli? Niçin?
Şiir ve öyküyü birlikte yazdım hep. Bu iki türün bana dair farklı kimlik alanlarını yüklendiğini, Suyu Bulandıran Şey ve Bakışın Kirlettiği Ayna’nın sadece tür değil karakter açısından da farklı iki kitap olduğunu düşünüyorum. Şiir kitabımın önce yayımlanması öyküye daha sonra başladığım ya da şimdilerde öyküye öncelik verdiğim anlamına gelmiyor fakat ben öykülerimi tekrar tekrar biçimlendirirken, bir kitapta bütünlerken Kundera’nın Flaubert’den söz ederken vurguladığı anlamda lirik kozamı delmeye uğraştım; bu da öykü kitabımın oluşmasını daha geniş bir zamana yaydı.
Şiir ve öyküyü birlikte yazdım hep. Bu iki türün bana dair farklı kimlik alanlarını yüklendiğini, Suyu Bulandıran Şey ve Bakışın Kirlettiği Ayna’nın sadece tür değil karakter açısından da farklı iki kitap olduğunu düşünüyorum. Şiir kitabımın önce yayımlanması öyküye daha sonra başladığım ya da şimdilerde öyküye öncelik verdiğim anlamına gelmiyor fakat ben öykülerimi tekrar tekrar biçimlendirirken, bir kitapta bütünlerken Kundera’nın Flaubert’den söz ederken vurguladığı anlamda lirik kozamı delmeye uğraştım; bu da öykü kitabımın oluşmasını daha geniş bir zamana yaydı.
GERÇEKLER ETİK YOĞUNLAŞMA İSTER / Aysel Sağır
("Bakışın Kirlettiği Ayna" başlığıyla) Cumhuriyet Kitap, 3 Temmuz 2008
Mehmet Erte, Bakışın Kirlettiği Ayna’da, sıradan durum ve ilişkilerin görünür olan yanlarının aldatıcılığının izini sürerek, onların ardındaki potansiyelleri açığa çıkarmış. Bir tür huzur bozucu etkiye de sahip olan Bakışın Kirlettiği Ayna, verili ve alışılageldik olan yaşam örtüsünü az biraz kaldırmayla allak bullak olmanın da kaçınılmaz öyküleri olarak okunabilir. Öykülerinde okuyucu ve kendi kendisiyle sohbet eden yazar, felsefi perspektif sunmayı da ihmal etmemiş. Zira yazar, öykülerinin şekillendiği düşünce zeminini her durumda açık etmiş.
“Aynadaki görüntümüz gözlerimizin merkezde durduğu bir özü kaybetmeden zamanla değişiyor, bu cevap da öyle… Aldatılmış olmasının yükünü duygusal alandan cinsel alana taşırken ilk ölen şey sevgi oluyor, fakat sevginin hayaleti ruhunun boşluğunda pencereleri tıkırdatıyor, kapıları çarpıyordu. Bir şeyin hayaleti ile ‘o şey’ arasında temelde bir fark olmasa da, şey ve hayaleti bizi farklı şekillerde etkiler. ‘Sevgi’nin elini tutarak girdiği evde sevgi tarafından korkutuluyordu. Sevginin ölümü kolayca gerçekleşse de, hayaletin ölümü diye bir şey söz konusu olamayacağı için acıları bu evde kaldığı sürece artacaktı. Ama sürdürmek istiyordu… sürdürmek. Başına geleni kabul edemediği için sürdürmek istiyordu. Kaderini sevmediği için, onun şeklini bozmak, onunla alay etmek istediği için orji fantezisini kuruyordu. Kendisini hüsrana uğratan her şeyi hiçlemek isterken; bir sevgili, bir eş olarak kendini hiçliyordu. Onlara katılmak istiyordu. Çünkü onlara katıldığında, olayların kendisini sürüklediği yeri reddetmiş, kendisinden umulanın (yapması gerekenin) dışına çıkmış oluyordu…”
Kitapta yer alan “Hap”, “Bana Ne Ben”, “Bakış ve Beden ya da Bulutların Ardına Gizlenen Güneş”, “Güneş Gözlüğü”, “Gazoz Kapağı”, “Af”, “Delik”, “Sinek”, “Hain ve Düşman” adlı öyküleri birinci bölüm olarak görmek gerekecek. Bir Kölenin Eğitim Sorunları ana başlığı altınkiler ise, “Üç Senarist Saçmalığına Rağmen Bir Öykü Kuruyor”, “Üç Senarist Filmin Adı Üzerine Tartışırken Konuyu Değiştiriyor”, “Çağrı ve Kabul” , “Bakışın Kirlettiği Ayna”, “Vazgeçilmiş Renk”ten oluşuyor.
Bakışın Kirlettiği Ayna’da verili durumla gerçek arasında süregelen didişme, aşk, zaman, dayatılan yaşam şekli etrafında dönmüş. “Kültürlü insanlar olduğumuz için birbirimizle böyle düzgün konuşuyoruz, ama halimize şükredecek değilim. Bazı sözler doğru olmasına doğrudur ama altlarında bir şey gizledikleri ya da bir şeyin açığa çıkmasına mani oldukları için aynı zamanda yalandırlar. Gerçeği söylemeyi deneyebilirsiniz, sizi tutan yok. Bazı şeyleri gizlemeden gerçek diye bir şey mümkünse, buyrun söyleyin. Hem sonra, gerçeğin değil, tüm gerçeğin bir anlamı vardır. Tüm gerçeği anlatabilmek ise beceri işidir, herhangi bir gerçekle ilgili olan her gerçeği kavramanız ve bir bütünlük içinde sunmanız gerekir. Gerçekle ilgilenecek bir etiğe sahip olsanız ve zekâ seviyeniz etiğinizi desteklese bile bu zaman ister. Kimse bu tecrübeyi kazanacak kadar zamana sahip olamaz; hadi diyelim ki tüm gerçeği anlatabilme tecrübesini kazandınız, tüm gerçeği dinlemenin de etik, yoğunlaşma ve zaman istediğini unutmayın sakın. Sizi uzun süre dikkatle dinleyebilecek, etik sahibi birini bulduğunuzu varsayalım, inanın bana, dikkatinin bir bölümünü nerede yalan söyleyeceğinizi yakalamak için harcayacaktır. Bu durumda sizi anlamasını beklemezsiniz herhalde. Anlaşılmayacağını bile bile tüm gerçeği söylemek için zamanınızı ve enerjinizi heba etmek ister misiniz? Hayır. O zaman hiç denemeyin.”
Sivilceler şiirsel olsaydı
Genel, kabul edilmiş değerlerin, bakış açılarının, belli bir çizgide oluşan zihin yapısının ve bütün bunların sonucu oluşan davranış modellerini sorgulayıcı yapısıyla düşünsel yanı ağır basan öykülerinde yazar, belli ki okuyucusunu tedirgin etmeyi hedeflemiş. Daha çok sorularla ilerleyen ve hızını itirazdan alan bir temayla ilerleyen Bakışın Kirlettiği Ayna, bu yönüyle zihinsel bir dikkatti de sürekli canlı tutma dürtüsü yaratıyor. “Mertlik ve yiğitlik göstermek söz konusu olmasaydı, savaşmama gerek yoktu. Eğer sivilceler şiirsel olsaydı, savaşmama gerek yoktu. Sivilceleri şiirsel kılan bir dünya görüşü bulmalıydım ama sadece bu yetmezdi, bu dünya görüşü aynı zamanda mertlik ve yiğitlikteki şiirsellikle alay etmeliydi. Ardımda beni geri çağıran annemin sesini silmek için böyle koşmaya devam ederek nereye varacaktım? Arkadaşlarım nereye gidiyorsa oraya elbette. Hep birlikte yola çıkmıştık, hep birlikte varacaktık.”
Bakışın Kirlettiği Ayna’yı aynı zamanda bir yüzleşme şeklinde de okumak gerekiyor. İrdelenen sorularla psikolojik çözümlemelerin de yapıldığı kitapta, her bir öykü ve pasaj, yeni yanıt imkânları sunuyor. “Bir iradeye sahip olmak ve bunu göstermek seni yormuyor mu? Yorulmadın mı? Karar vermekten, seçim yapmaktan yorulmadın mı? Direnmenin yoruculuğu ne zaman sıkıntı verecek sana? Ne zaman karşı koymaktan vazgeçeceksin? Yorulmadın mı? Her zaman her şeyi düşünmekten bıkmadın mı? Seni artık hiçbir şeyi düşünmek zorunda olmadığın vakte çağırıyorum. İradeni son kez köleliği kabul ederken göstereceksin. Kararların, seçimlerin, düşüncelerin, sözcüklerin olmayacak. Sadece efendinin izin verdiği sözcükleri kullanacaksın. Sadece efendinin izin verdiği sesleri çıkaracaksın. Her şeyi dileneceksin, ama dilenmek için ellerin ve dilin olmayacak.”
Mehmet Erte, Bakışın Kirlettiği Ayna’da, sıradan durum ve ilişkilerin görünür olan yanlarının aldatıcılığının izini sürerek, onların ardındaki potansiyelleri açığa çıkarmış. Bir tür huzur bozucu etkiye de sahip olan Bakışın Kirlettiği Ayna, verili ve alışılageldik olan yaşam örtüsünü az biraz kaldırmayla allak bullak olmanın da kaçınılmaz öyküleri olarak okunabilir. Öykülerinde okuyucu ve kendi kendisiyle sohbet eden yazar, felsefi perspektif sunmayı da ihmal etmemiş. Zira yazar, öykülerinin şekillendiği düşünce zeminini her durumda açık etmiş.
“Aynadaki görüntümüz gözlerimizin merkezde durduğu bir özü kaybetmeden zamanla değişiyor, bu cevap da öyle… Aldatılmış olmasının yükünü duygusal alandan cinsel alana taşırken ilk ölen şey sevgi oluyor, fakat sevginin hayaleti ruhunun boşluğunda pencereleri tıkırdatıyor, kapıları çarpıyordu. Bir şeyin hayaleti ile ‘o şey’ arasında temelde bir fark olmasa da, şey ve hayaleti bizi farklı şekillerde etkiler. ‘Sevgi’nin elini tutarak girdiği evde sevgi tarafından korkutuluyordu. Sevginin ölümü kolayca gerçekleşse de, hayaletin ölümü diye bir şey söz konusu olamayacağı için acıları bu evde kaldığı sürece artacaktı. Ama sürdürmek istiyordu… sürdürmek. Başına geleni kabul edemediği için sürdürmek istiyordu. Kaderini sevmediği için, onun şeklini bozmak, onunla alay etmek istediği için orji fantezisini kuruyordu. Kendisini hüsrana uğratan her şeyi hiçlemek isterken; bir sevgili, bir eş olarak kendini hiçliyordu. Onlara katılmak istiyordu. Çünkü onlara katıldığında, olayların kendisini sürüklediği yeri reddetmiş, kendisinden umulanın (yapması gerekenin) dışına çıkmış oluyordu…”
Kitapta yer alan “Hap”, “Bana Ne Ben”, “Bakış ve Beden ya da Bulutların Ardına Gizlenen Güneş”, “Güneş Gözlüğü”, “Gazoz Kapağı”, “Af”, “Delik”, “Sinek”, “Hain ve Düşman” adlı öyküleri birinci bölüm olarak görmek gerekecek. Bir Kölenin Eğitim Sorunları ana başlığı altınkiler ise, “Üç Senarist Saçmalığına Rağmen Bir Öykü Kuruyor”, “Üç Senarist Filmin Adı Üzerine Tartışırken Konuyu Değiştiriyor”, “Çağrı ve Kabul” , “Bakışın Kirlettiği Ayna”, “Vazgeçilmiş Renk”ten oluşuyor.
Bakışın Kirlettiği Ayna’da verili durumla gerçek arasında süregelen didişme, aşk, zaman, dayatılan yaşam şekli etrafında dönmüş. “Kültürlü insanlar olduğumuz için birbirimizle böyle düzgün konuşuyoruz, ama halimize şükredecek değilim. Bazı sözler doğru olmasına doğrudur ama altlarında bir şey gizledikleri ya da bir şeyin açığa çıkmasına mani oldukları için aynı zamanda yalandırlar. Gerçeği söylemeyi deneyebilirsiniz, sizi tutan yok. Bazı şeyleri gizlemeden gerçek diye bir şey mümkünse, buyrun söyleyin. Hem sonra, gerçeğin değil, tüm gerçeğin bir anlamı vardır. Tüm gerçeği anlatabilmek ise beceri işidir, herhangi bir gerçekle ilgili olan her gerçeği kavramanız ve bir bütünlük içinde sunmanız gerekir. Gerçekle ilgilenecek bir etiğe sahip olsanız ve zekâ seviyeniz etiğinizi desteklese bile bu zaman ister. Kimse bu tecrübeyi kazanacak kadar zamana sahip olamaz; hadi diyelim ki tüm gerçeği anlatabilme tecrübesini kazandınız, tüm gerçeği dinlemenin de etik, yoğunlaşma ve zaman istediğini unutmayın sakın. Sizi uzun süre dikkatle dinleyebilecek, etik sahibi birini bulduğunuzu varsayalım, inanın bana, dikkatinin bir bölümünü nerede yalan söyleyeceğinizi yakalamak için harcayacaktır. Bu durumda sizi anlamasını beklemezsiniz herhalde. Anlaşılmayacağını bile bile tüm gerçeği söylemek için zamanınızı ve enerjinizi heba etmek ister misiniz? Hayır. O zaman hiç denemeyin.”
Sivilceler şiirsel olsaydı
Genel, kabul edilmiş değerlerin, bakış açılarının, belli bir çizgide oluşan zihin yapısının ve bütün bunların sonucu oluşan davranış modellerini sorgulayıcı yapısıyla düşünsel yanı ağır basan öykülerinde yazar, belli ki okuyucusunu tedirgin etmeyi hedeflemiş. Daha çok sorularla ilerleyen ve hızını itirazdan alan bir temayla ilerleyen Bakışın Kirlettiği Ayna, bu yönüyle zihinsel bir dikkatti de sürekli canlı tutma dürtüsü yaratıyor. “Mertlik ve yiğitlik göstermek söz konusu olmasaydı, savaşmama gerek yoktu. Eğer sivilceler şiirsel olsaydı, savaşmama gerek yoktu. Sivilceleri şiirsel kılan bir dünya görüşü bulmalıydım ama sadece bu yetmezdi, bu dünya görüşü aynı zamanda mertlik ve yiğitlikteki şiirsellikle alay etmeliydi. Ardımda beni geri çağıran annemin sesini silmek için böyle koşmaya devam ederek nereye varacaktım? Arkadaşlarım nereye gidiyorsa oraya elbette. Hep birlikte yola çıkmıştık, hep birlikte varacaktık.”
Bakışın Kirlettiği Ayna’yı aynı zamanda bir yüzleşme şeklinde de okumak gerekiyor. İrdelenen sorularla psikolojik çözümlemelerin de yapıldığı kitapta, her bir öykü ve pasaj, yeni yanıt imkânları sunuyor. “Bir iradeye sahip olmak ve bunu göstermek seni yormuyor mu? Yorulmadın mı? Karar vermekten, seçim yapmaktan yorulmadın mı? Direnmenin yoruculuğu ne zaman sıkıntı verecek sana? Ne zaman karşı koymaktan vazgeçeceksin? Yorulmadın mı? Her zaman her şeyi düşünmekten bıkmadın mı? Seni artık hiçbir şeyi düşünmek zorunda olmadığın vakte çağırıyorum. İradeni son kez köleliği kabul ederken göstereceksin. Kararların, seçimlerin, düşüncelerin, sözcüklerin olmayacak. Sadece efendinin izin verdiği sözcükleri kullanacaksın. Sadece efendinin izin verdiği sesleri çıkaracaksın. Her şeyi dileneceksin, ama dilenmek için ellerin ve dilin olmayacak.”
"BAKIŞIN KİRLETTİĞİ AYNA" - Kaan Koç
Karakalem, Temmuz 2008
Hayatım, yıllar önce kendime sorduğum birkaç soruyla başladı. Bazılarına verebildiğim cevaplara kendimi inandırıp ötekilerle boğuşmaya başladım. Küçük büyük, acı tatlı, cevabı kederli ya da umut dolu sorular sorup durdum kendime. Ve şimdi olduğum yere bakıyorum da, hiçbirini doğru cevaplayamadığımı fark ediyorum. Hayır, beklediğim elbette kusursuz, hatasız bir yaşam değildi. Sadece, ne bileyim işte, daha çok sevebilmeyi isterdim dünyayı. Onca sorunun karşılığı geleceğimi ele geçirmiş hazin bir karartı olmamalıydı…
Bilim, doğru soruları doğru zamanda sormaksa; hayat, doğru soruları yanlış zamanda sormak oluyor sanırım. “Beni seviyor musun?”, “Benimle gelir misin?”, “En azından bir çay içsek?”… Sorular tamam, ruh bendini yıkıp kamusal alana düşmüş cümleler, itirazı olamaz kimsenin. Ama zaman yanlış, ama bu sorulara verilmemiş ve hiçbir zaman alınamayacak bir cevabın yerini alan o bakış, hayatın hiç de bilimsel ve kâğıda dökülür bir şey olmadığını kolayca anlatıyor işte…
Ve Mehmet Erte, “Bakışın Kirlettiği Ayna” deyip, okuyucuyla, kendinde büyüttüğü karakterleri tek bir aynada göz göze getirip, sahnedeki o anı hüzünle seyrederken sazı eline alıp kendi başlıyor sormaya. Ama söylediklerime büyük bir balyoz vururcasına büyük bir fark var. Yani soru-cevap ilişkisine; soruların, kovalayan, iktidar aşığı erkek; cevaplarınsa gösteri uzmanı, ip cambazı, avcıyı avlayan usta bir av olan kadın olduğu şu düzende, Mehmet Erte hiçbir sorusuna cevap beklemiyor. Ardı ardına yığılıyor sorular önünüzde.
Virginia Wolf, “Bir erkek karşısındaki kadının erkek yanına, bir kadınsa karşısındaki erkeğin kadın yanına âşık olur” diye buyururken, sanırım bu kitabı ne yazık ki okuyamamıştı. Eğer okumuş olsaydı, şöyle uzatabilirdi bu güzelim tespitini; “… ve bir yazar, okuduğu bir kitabın çift cinsiyetli oluşuna vurulur…”
Ey soruları, kendileri cevapsız, kadınsız kalmış erkekler! Ey cevaplarını, dişiliklerini alıp gitmiş, sorulara muhtaç kadınlar! Orta yolda çoktan buluşmuşuz aslında…
Çünkü hiçbirinize muhtaç değil, kendi hazinesinde yansıyor, Bakışın Kirlettiği Ayna…
Hayatım, yıllar önce kendime sorduğum birkaç soruyla başladı. Bazılarına verebildiğim cevaplara kendimi inandırıp ötekilerle boğuşmaya başladım. Küçük büyük, acı tatlı, cevabı kederli ya da umut dolu sorular sorup durdum kendime. Ve şimdi olduğum yere bakıyorum da, hiçbirini doğru cevaplayamadığımı fark ediyorum. Hayır, beklediğim elbette kusursuz, hatasız bir yaşam değildi. Sadece, ne bileyim işte, daha çok sevebilmeyi isterdim dünyayı. Onca sorunun karşılığı geleceğimi ele geçirmiş hazin bir karartı olmamalıydı…
Bilim, doğru soruları doğru zamanda sormaksa; hayat, doğru soruları yanlış zamanda sormak oluyor sanırım. “Beni seviyor musun?”, “Benimle gelir misin?”, “En azından bir çay içsek?”… Sorular tamam, ruh bendini yıkıp kamusal alana düşmüş cümleler, itirazı olamaz kimsenin. Ama zaman yanlış, ama bu sorulara verilmemiş ve hiçbir zaman alınamayacak bir cevabın yerini alan o bakış, hayatın hiç de bilimsel ve kâğıda dökülür bir şey olmadığını kolayca anlatıyor işte…
Ve Mehmet Erte, “Bakışın Kirlettiği Ayna” deyip, okuyucuyla, kendinde büyüttüğü karakterleri tek bir aynada göz göze getirip, sahnedeki o anı hüzünle seyrederken sazı eline alıp kendi başlıyor sormaya. Ama söylediklerime büyük bir balyoz vururcasına büyük bir fark var. Yani soru-cevap ilişkisine; soruların, kovalayan, iktidar aşığı erkek; cevaplarınsa gösteri uzmanı, ip cambazı, avcıyı avlayan usta bir av olan kadın olduğu şu düzende, Mehmet Erte hiçbir sorusuna cevap beklemiyor. Ardı ardına yığılıyor sorular önünüzde.
Virginia Wolf, “Bir erkek karşısındaki kadının erkek yanına, bir kadınsa karşısındaki erkeğin kadın yanına âşık olur” diye buyururken, sanırım bu kitabı ne yazık ki okuyamamıştı. Eğer okumuş olsaydı, şöyle uzatabilirdi bu güzelim tespitini; “… ve bir yazar, okuduğu bir kitabın çift cinsiyetli oluşuna vurulur…”
Ey soruları, kendileri cevapsız, kadınsız kalmış erkekler! Ey cevaplarını, dişiliklerini alıp gitmiş, sorulara muhtaç kadınlar! Orta yolda çoktan buluşmuşuz aslında…
Çünkü hiçbirinize muhtaç değil, kendi hazinesinde yansıyor, Bakışın Kirlettiği Ayna…
SÖYLEŞİ / M. Erte - Melike Aydın
Kül Öykü, Haziran 2008(İlk sözü Mehmet Erte aldı.)
Yazdıklarım hakkında bir şey söyleyebilir miyim? İki anlamda: Buna hakkım var mı ve bunu becerebilir miyim? Buna hakkım olup olmadığını sorguladığım sürece dilime bir beceriksizliğin bulaşacağı da açık. Diğer yandan, öykülerimdeki anlatıcı ses o kadar çok konuştu ki bana söyleyecek ne kaldı bilmiyorum. Kendisini yorumlayan, denetleyen, yoldan çıkaran metinlerin içindeki o anlatıcı sese göre hangi noktadan konuşacağım? Şu anda sizinle konuşurken bir metnin içine girdim mesela. “Şu anda” dediğimde satır başında olup olmadığımı, değilsem paragrafın neresinde durduğumu görmek istiyorum. Ve siz oradan bana bakıyorsunuz. Nasıl görünüyorum? Sizin bana baktığınızı görüyor muyum? “Güneş Gözlüğü”nde geçtiği gibi, “görülmesem de görüldüğümü düşünüyorum”; bu feci bir şey. Sizin bakışınızdan kurtulup kendimi bir ‘ben’ olarak ortaya koyabilir miyim? Her zaman siz ‘siz’den fazla bir şeysiniz. Kendimi ifade ettikçe ‘ben’den eksilen size mi ekleniyor yoksa? Sizden ayrı bir ‘ben’ var mı? Size bir cevap vermeden önce meşgul olmam gereken bir sürü soru var. Tüm bu soruların vasatlığını bilmekle birlikte, küçümseyerek kurtulamıyorum onlardan. Bu söyleşiyi okuyanlar bu dediklerimi falan yazarın, filan düşünürün dedikleriyle özdeşleştirecekler. Onların ‘anlam’ alanlarına, kavrayışlarına müdahale edebilir miyim? Öyle anlaşılmak istemiyorum, diyerek karşı çıkabilir miyim? Anlaşılmak, hadi diyelim ki çok kolay bir şey; peki bende anlaşılmayı göze alacak yürek var mı? Bu cesarete sahip değilsem eğer niçin cümlelerimin düzgün olması için uğraşıyorum? Asıl ifade etmek istediklerim bu ‘düzgünlük’ telaşıyla yitip gitmiyor mu? Bu kayboluşa üzülmeli miyim, yoksa beni korunaklı bir alana çektiği için sevinmeli miyim?
Gizlememiz gerekenleri açığa vurarak başlayalım işe. Kitabım yeni çıktı sayılır. Yeterli bir zaman içinde hazırlanmadınız bu söyleşiye. Şimdi söyleşiler kitap tanıtımlarının en kolay ve hızlı yolu haline geldi. Burada ben bir anlamda piyasa koşullarına ayak uyduruyorum. Bunu kabul etmek gerek. Eleştirileri beklerken, belki de boşuna beklerken kitapların raf ömrü doluyor. Yazarlar da tabii okunmamak için yazıyor değiller. Bütün metinleri biri okur. En azından yazarın kendisi. Yazarı da aşan bir ‘üçüncü göz’ün varlığından bile bahsedilebilir. Diyeceğim şu, bir metin okunmayı göze alarak ortaya çıkar. Bununla mücadele etmeden doğan bir metin olamaz. Konuyu karıştırdım galiba. Özür dilerim. Ne demeye çalışıyordum? Şu tanıtım meselesi… Piyasa koşulları nedeniyle bir şeylerin acilleşmesi ve zorunluluk halini alması sıkıntı verici. Söyleşilerin bir kitabın adını duyurma görevini üstlenmesi, hatta sadece bu göreve indirgenmesi ve yazarın kendi kitabını tanıtmaya soyunması, soyunmuyorsa eğer buna zorlanması ama daha da önemlisi bir anlamda kendini buna mecbur hissetmesi sıkıntı verici. Cevaplarım tüm bu dediklerimden bağımsız olamaz. Neye rağmen ve ne için burada olduğumuzun bilincinden kopamayız. Şu anda nasıl cevaplar vereceğimi, nasıl cevap verebileceğimi bilmiyorum. Birbirimizin açığını kapatamayacağız yani.
Cevaplarınızı daha sonra düzelteceksiniz. Hazırladığım soruların kötü olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Birçok soru hazırdır zaten. Onları bulundukları yerden alırız.
Kitabınızı okuduktan sonra hazırladım…
Okuduğunuz kitaba göre olduğunu düşündüğünüz yerden de almış olabilirsiniz sorularınızı. Tabii siz de sorularınızı düzelteceksiniz. Burada bir metin kuruluyor; eklemelerle, çıkarmalarla bir daha kurulacak. Neyi göze alarak kuruyoruz, kuracağız bu metni?
Bir yerden başlayalım mı?
Bir yerden başladık zaten. Yeni bir başlangıç noktası aramak başladığımız yerle boşuna bir mücadeleye girmek olur. Başladığımız yeri görmezden gelemeyiz. Başladığımız yerin başkaları tarafından görülmesine mani olabiliriz ancak. Bu da sorularınıza vereceğim cevaplardan önemli bir şeyi çalmak anlamına gelir.
“Bana Ne Ben” adlı öykünüzdeki anlatıcı ses gibi konuşuyorsunuz… Az önce “bir metin okunmayı göze alarak çıkar yola” dediniz. Metin için okunmak göze alınacak bir akıbet mi sizce, yoksa bir amaç mı?
Şöyle demek istedim: Bir metin okunmayı göze alarak yazılır. Metnin yazım, oluşma aşamasından bahsediyorum. Bitmiş bir metnin yola çıkışını, okurla buluşmasını göze almakla, bir metni yazarken, yazmaya başlarken okunmayı göze almak biraz farklı olabilir. Tüm metinleri, günceleri, gizli notları yazar ve ‘üçüncü göz’ birlikte okurlar. Okuduğuna müdahale eden iki okur söz konusu, yazarın bunlarla mücadelesi. Bu mücadeleyi göze almadan yazamazsınız. Elbette ilk okur olan yazar ve ‘üçüncü göz’ gelecekteki okurdan bir şeyler taşıyorlar. Elbette yazarın gelecekteki okurla da bir mücadelesi var.
“Bana Ne Ben” adlı öykünüzde “yazmanızın tek nedeni sizin gibi aklından zoru olan insanlara hitap etmek” diyorsunuz. Okunmak metin için göze alınacak bir tehlike olsa da, yazar için kendine benzeyen insanlarla buluşmasını sağlayacak bir alan yaratmıyor mu?
O öyküde ama alay var, çoğunda olduğu gibi, baştan sona. Tek bir cümlenin anlamı konusunda yargı bildirecek değilim. Öykü bittiğinde karşımıza çıkan manzaraya bakmalıyız. Daha kalabalık olması açısından aynı öyküden şu satırları alıntılayalım: “Sakın bana ‘kimseye ulaşmayacağını bilsem de yine yazarım’ demeyin. Kalem elinizdeyken hiç de öyle pozlar vermiyorsunuz çünkü. Kalem her zaman elinizde; salatalık soyarken, havuç rendelerken, limon sıkarken... Böyle hiç hoş görünmüyorsunuz, bunun farkındasınız değil mi? Yok canım, körün tekisiniz. Yürürken durmadan tökezliyorsunuz, sevişirken yataktan düşüyorsunuz. Mutlusunuz değil mi? Ah, değilseniz bile olun lütfen. Dünya sizin mutluluğunuza muhtaç. Aynaya baktığınızda, kendini başkalarına açıklamış, kendini açık etmiş bir insanın huzursuz yüzüyle karşılaşıyorsunuz. Ama bunu siz istediniz. İstemediniz mi?” Belki de burada bir önceki sorunuzla da ilgili bir şeyler vardır, okurken fark ettim. Ama bu öyküdeki anlatıcının ikiye bölündüğü, bu iki tip yazar arasında ve okurla sürekli bir diyaloğun söz konusu olduğu, aynı zamanda yazmanın bir olaya dönüştürüldüğü ve nihayetinde tüm bu çatışmaların ardından absürd bir anı-olayın aktarılmasıyla gerçekleşen parçalanma görüldüğünde bence net bir yanıt çıkarma çabasından vazgeçilir. İnsan kendini kâğıt üzerine düşürmeyi dener. Bunu başardığında, bir parça olsun başardığında kendisini tehlikeli bir alana taşımış olmaz mı? Kâğıt sadece işe yaramaz şeyler yazıldığında mı buruşturulur?
Okunmak yazarın kendi benzeriyle, benzerleriyle buluşmasını sağlamıyor mu?
Yazmak bence insanın kendi benzerini değilse de, kendisini anlayacak olan insanı yaratma çabasıdır. Burada dışarıdaki değil, içerideki okuru kastediyorum. Bu okurla yüzleşmenin tüm tehlikelerine rağmen yazarsınız. Onun tarafından anlaşılmanın tüm tehlikelerine rağmen.
“Delik” adlı ilk bölümdeki dokuz öykü aynı ‘ben’ anlatıcı sese ait…
‘Ben’e dair bir kaygı, ‘Ben’e dair bir alan açma çabası var mı, ona bakmak lazım... Fakat konuştuğumuz bağlamda “Bana Ne Ben”deki yazar sesi diğer öykülere göre farklı bir yerde duruyor. Diğerlerinde anlatıcı yazarken değil, yaşarken kuruyor metni. Kâğıda yaşarken kurduğu bu ilk metni aktarıyor. Ama metnin kâğıt üzerine yazım aşaması bir ikinci hayat olarak öykünün satırlarında kendini gösteriyor, gizlendiğinde de onu hissediyorsunuz. Yazar okurla diyaloğa girmeden diyemiyor sözünü. Bunu belirtiyorum; çünkü dışarıdaki okur, içerideki okurdan daha az tehlikeli değil. Tabii, bu söyleşinin okurları bağlamında önemle belirtiyorum. Onların bakışını hissediyorum. Sözlerimden hareketle kitap üzerine bir yargıya varılmasından çekiniyorum. Birini düzelteyim derken başka bir yanlışa düşüyorum.
“Hap”, “Bakış ve Beden ya da Anlam Bulutlarının Ardına Gizlenen Güneş”, “Güneş Gözlüğü”, “Delik”, “Af”, vb. ilk bölümdeki hemen her öyküde sıradan, doğal hareketlerin ardında kendine gönderilmiş veya gönderilebilecek işaretler arayan bir anlatıcıyla karşı karşıyayız. Aşırı bir ciddiyetle karşısındakilerin hareketlerini yorumluyor, ciddiyetle çizmeye başladığı çemberi saçmalıkla bitiriyor. Ciddiyet ve saçmalığın birbirinden uzak kavramlar olmadığı, ciddiyet yönünde ne kadar yol alınırsa saçmalığa varılacağı sonucu çıkarılabilir mi?
Yazdığım hiçbir şeyin mantıksız olduğunu düşünmedim. Mantıkla “saçma” arasında bir bağ var bence. Bu öykülerde, kitaptaki tüm öykülerde anlatıcı belli birtakım işaretler mi arıyor, yoksa birtakım hareketlerin tutuşturduğu olasılıklar arasında gezinerek bir yorum dünyası mı yaratıyor? Ve bu dünya nasıl bir dünya? Bunun düşünülmesini isterim.
“Hain ve Düşman” bir dış sesle başlıyor, II. bölümde bir zaman ve mekân sıçramasıyla ben-anlatıcı sahneye giriyor. Böylece öyküde şimdiden geçmişe bakıldığını anlıyoruz. Ama geçmişte bire bir yaşanmış bir şey anlatılmıyor. Yazar kurmaca olduğunu duyurduğu bir evrene giriyor. Zaten herkes birer simgeye dönüşüyor.
Simgeye mi? Anlatıcı simgelerin önemli bir rol oynadığı gençliğe gidiyor. Bire bir tanıdığı insanların ve olayların arasına, geçmişte denemediği bir olasılığı yakalamaya…
Ama yakalayamıyor değil mi?
Yakalanabilecek bir şey mi?
Geçmişte mümkün olmadıysa yine mi mümkün değil? En azından kurgusal dünyada? Ama siz şimdi o kurgusal dünyaya bunu vurgulamak için girildiğini söyleyeceksiniz. Öyküde dünyanın her şeyi tekrar tekrar yaşadığı ve büyük bir özgüvenle kendini tekrar ettiği için genç olduğunu söylüyorsunuz. Öfkeli değil alaycı bir tavrınız var, gençliğin hayranlık uyandıran yanıyla değil gülünçlüğüyle ilgili gibisiniz…
Tam olarak öyküde ne dendiğine bakalım mı: “Dünya, ne kadar genç göründüğünü bilmenin kibriyle kendisine ihtiyar diyen bir budaladır. Gerçekten de gençtir. Her şeyi tekrar tekrar yaşadığı için gençtir. Büyük bir özgüvenle kendini tekrar ettiği için gençtir. Ama gizli gizli ihtiyar olduğunu düşünür ve gözlüklerinin ardından bakarak parmağını sallar bize. Küçük bir çocuğun yetişkinleri taklit ederek oynadığı oyunlar bizi nasıl gülümsetiyorsa, dünya da öyle gülümsetmeli. Evet gülümsemek için, gülümsemek mi, hayır, kah kah kahkaha atmak için oturuyorum bu divana. Ama olmuyor, kahkahamı tarihin gürültülü akışı yutuyor; gülümseyemiyorum bile; gençliğe özgü o buhran yakama yapışıyor. Alnımdaki sivilceleri duyuyorum. Her tarafımda aynalar var; aynalar bana tuvalete gitmemi söylüyor. Tuvalete git ve böyle herkesin içinde değil, orada kendine bak. Şey, özür dilerim, tuvalete sivilcelerimi sıkmak için gittiğimi itiraf edemem: Tarihi kokutmak için gidiyorum; tabii, bu arada kendi dışkımı koklamadan da yapamayacağım.” Biraz uzattım galiba. Neyse. Konu dışı bir şey diyeceğim. Gençlik gençken bile geride kalan bir şey. “Ne var ki bunda,” derler, “gençtim o zaman.” Gençlikte yapılan hatalar affedilebilirmiş. O halde niçin en çok cezalandırılanlar gençler oluyor? Gençliği dizginlemekten zevk aldığını kim itiraf edecek? Gençliğe yönelik nostaljide gizlenen hınç!
Bu öyküde ünlemlere verdiğiniz tepkiyle…
Tepkiyi Metin veriyor. Hangi ünlemlere? Sloganların sonunda çoğalan ünlemlere, birer ünlem olarak gruplaşan gençlerdeki lirizme.
Öykünün diğer kahramanı Elif de “şiirin şiirsel okunuş biçimine” tepki gösteriyor.
Şimdi bu özetlerden, tanımlardan hoşlanmadım. ‘Görünen’ benim için o kadar açık değil. Gizemci olmayan ama dünyayı bir bilmece olarak kavrayan, böylelikle olasılıklar arasında gezinerek kendi varoluşunu bir üst-bilmeceye dönüştüren bir dil kurmaya çalıştım. Bu da beraberinde çözülmesi gereken çelişkiler getiriyor. Mesela Metin o ünlemlerin arasına neden karıştı? Elif o ünlemlerden biri olduğu halde neden böyle bir tepki gösterdi?
Nedensizlik?.. Anlatıcı “Sinek”te neden kendisini birini öldürür gibi öldürmek, intihar etmek değil de cinayet işlemek istiyor? “Af”ta iki arkadaş neden direklerin sağlam dikilip dikilmediğini denetlemek gibi saçma bir iş yapıyor; ardından birbirlerine bağlanmalarının nedeni ne? Anlatıcı neden “Gazoz Kapağı”nın peşinden ayrılamıyor?
Nedensizlik ilkesiyle yazmadım öyküleri. Anlatıcının nedenlerle boğuştuğunu görüyor olmalısınız. Nedenler birbirine ekleniyor, tam bu sırada ortaya çıkan bir neden bu toplamdan çıkıyor, fark başka bir nedenle çarpılıyor. Adını andığınız öykülerde bir ilk neden sunulmuyor, evet; ama okur pekâlâ kendisi bunları bulabilir. Kafasına göre nedenler uydurabilir. Ya da bir ilk nedene gerek yoktur.
Az önce “Hain ve Düşman” üzerine konuşurken başka bir yere varmak istiyordum. Ünlemlere tepki gençliğin şiirselliğine, lirizmine başkaldırı olarak okunabilir. Coşarken coşkuya karşı olan şiirsel bir dil kullanıyorsunuz. Eylemin anlatıldığı bölümden uzun bir alıntı yapacağım, anlatıcı Metin ve Elif’i kavuşturmak istiyor: “Ama hayır, yapamıyordum, çünkü yumruğum havadaydı, bir kere kaldırmışsam nasıl indirebilirdim? Sonra alkışlamam gerekiyordu, sonra türkü söylemem gerekiyordu, sonra atılan sloganlara coşkuyla katılmam gerekiyordu. Sonra yürümem gerekiyordu, sonra durmam, sonra tekrar yürümem; bir asker gibi, bir kahraman gibi. Allah’ım göğsümü böyle şişirirken onlara nasıl yardım edebilirdim? (…) Bu akıntının bir dalgası olan ben onlara yardım edemezdim; çünkü başımı her daim dik tutmak zorundaydım. Ama gözlerimi özgürcesine yuvalarında oynatabilirdim. Gözlerim özgürmüş gibi bunu yapabilirdi ama özgür değildi, çünkü gözkapaklarım geleceğin, gökyüzünün, adımlarımızın aşkıyla çılgıncasına kırpışıyordu.”
Anlatıcı şimdiki bilinciyle gençlik günlerinden birini yaşıyor. Istırap ve alay burada.
“Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküdeki şiirselliğe gelelim… “Vazgeçilmiş Renk”i dışarıda tutuyorum. İçinde alayın olmadığı tek öykü.
Şiirsele pek güvenmem. Şiir gibiye değil, şiire ihtiyacımız var.
Bu bölümü şiirsel bir dille yazmadım mı diyorsunuz?
17 parçadan oluşan o bölümde açık bir olay çizgisi kurmaktan sakındım. Bir olaya ya da düşüncelere değil, duyuşlara yoğunlaşılan bu öyküde şiire özgü bir eksiltme yöntemi ve dil kullanılmış olabilir. Bunu inkâr edecek değilim. Ben şiirsel sözcüğüyle çoklarında uyanan duygusallık çağrışımına karşıyım.
“Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküde üç anlatıcı var: yazar sesi, kadın ve erkek. Okur onları birbirinden ayırt etmek zorunda. Fakat kadın ve erkeğin sesleri bazı pasajlarda birbirine karışıyor. Aynı dili konuşuyorlar sanki.
Kimin konuştuğunun önemli olmadığı yerlerde öyledir belki de. Ya da şöyle demek daha doğru: öykünün kendisinden kopan, tek tek şahıslardan değil de metnin içindeki öğeler bütününden yükselen bir duman gibi bakılabilir o kısımlara.
Arka kapakta “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirletildiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk” adlı bölümlerin gizli bir ana başlık altında toplandığı vurgulanıyor. Bu üç bölümü sizin zihninizde bütünleyen şey nedir? İlki üç senaristin diyaloglarından oluşuyor. Birbirine geçen, birbirinden ayrılan küçük öykücüklerden bir film öyküsüne varılmaya çalışılıyor. İkincisine az önce biraz değindik. “Vazgeçilmiş Renk” ise bir tür deneme.
Bu durum arka kapakta belirtilmişse gizli olduğu söylenemez. Aynı konuya farklı yönlerden yaklaşarak varmaya çalışan üç metinden söz ediyoruz. “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”nda ortaya çıkarılmaya çalışılan öykü diğerlerinde gizleniyor.
“Bütün aynaların gösterdiği” şimdi geçmişi sırtlanmış geleceğe koşmaya çalışan bir şimdi değil mi? Aynaların geçmiş ve gelecek arasına sıkışıp kalmış şimdi kaygısıyla kirlendiğini söyleyebilir miyiz?
Hayır. İkisine de hayır. Siz bu yorumu kitapla aynı adı taşıyan öyküye bakarak yapıyorsunuz sanırım. Dediğinize katılmamakla birlikte kendimce bir açıklama çabasına girdiğimde kitap üzerine yanlış bir fikir vermiş olurum. Şunu belirtmeliyim: kitap, adını “Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküden almadı. İlk bölümdeki öykülerin tümü bu adı ortaya çıkardı. Sonra da kitabın adı 17 parçalık o öyküye bulaştı.
Yazdıklarım hakkında bir şey söyleyebilir miyim? İki anlamda: Buna hakkım var mı ve bunu becerebilir miyim? Buna hakkım olup olmadığını sorguladığım sürece dilime bir beceriksizliğin bulaşacağı da açık. Diğer yandan, öykülerimdeki anlatıcı ses o kadar çok konuştu ki bana söyleyecek ne kaldı bilmiyorum. Kendisini yorumlayan, denetleyen, yoldan çıkaran metinlerin içindeki o anlatıcı sese göre hangi noktadan konuşacağım? Şu anda sizinle konuşurken bir metnin içine girdim mesela. “Şu anda” dediğimde satır başında olup olmadığımı, değilsem paragrafın neresinde durduğumu görmek istiyorum. Ve siz oradan bana bakıyorsunuz. Nasıl görünüyorum? Sizin bana baktığınızı görüyor muyum? “Güneş Gözlüğü”nde geçtiği gibi, “görülmesem de görüldüğümü düşünüyorum”; bu feci bir şey. Sizin bakışınızdan kurtulup kendimi bir ‘ben’ olarak ortaya koyabilir miyim? Her zaman siz ‘siz’den fazla bir şeysiniz. Kendimi ifade ettikçe ‘ben’den eksilen size mi ekleniyor yoksa? Sizden ayrı bir ‘ben’ var mı? Size bir cevap vermeden önce meşgul olmam gereken bir sürü soru var. Tüm bu soruların vasatlığını bilmekle birlikte, küçümseyerek kurtulamıyorum onlardan. Bu söyleşiyi okuyanlar bu dediklerimi falan yazarın, filan düşünürün dedikleriyle özdeşleştirecekler. Onların ‘anlam’ alanlarına, kavrayışlarına müdahale edebilir miyim? Öyle anlaşılmak istemiyorum, diyerek karşı çıkabilir miyim? Anlaşılmak, hadi diyelim ki çok kolay bir şey; peki bende anlaşılmayı göze alacak yürek var mı? Bu cesarete sahip değilsem eğer niçin cümlelerimin düzgün olması için uğraşıyorum? Asıl ifade etmek istediklerim bu ‘düzgünlük’ telaşıyla yitip gitmiyor mu? Bu kayboluşa üzülmeli miyim, yoksa beni korunaklı bir alana çektiği için sevinmeli miyim?
Gizlememiz gerekenleri açığa vurarak başlayalım işe. Kitabım yeni çıktı sayılır. Yeterli bir zaman içinde hazırlanmadınız bu söyleşiye. Şimdi söyleşiler kitap tanıtımlarının en kolay ve hızlı yolu haline geldi. Burada ben bir anlamda piyasa koşullarına ayak uyduruyorum. Bunu kabul etmek gerek. Eleştirileri beklerken, belki de boşuna beklerken kitapların raf ömrü doluyor. Yazarlar da tabii okunmamak için yazıyor değiller. Bütün metinleri biri okur. En azından yazarın kendisi. Yazarı da aşan bir ‘üçüncü göz’ün varlığından bile bahsedilebilir. Diyeceğim şu, bir metin okunmayı göze alarak ortaya çıkar. Bununla mücadele etmeden doğan bir metin olamaz. Konuyu karıştırdım galiba. Özür dilerim. Ne demeye çalışıyordum? Şu tanıtım meselesi… Piyasa koşulları nedeniyle bir şeylerin acilleşmesi ve zorunluluk halini alması sıkıntı verici. Söyleşilerin bir kitabın adını duyurma görevini üstlenmesi, hatta sadece bu göreve indirgenmesi ve yazarın kendi kitabını tanıtmaya soyunması, soyunmuyorsa eğer buna zorlanması ama daha da önemlisi bir anlamda kendini buna mecbur hissetmesi sıkıntı verici. Cevaplarım tüm bu dediklerimden bağımsız olamaz. Neye rağmen ve ne için burada olduğumuzun bilincinden kopamayız. Şu anda nasıl cevaplar vereceğimi, nasıl cevap verebileceğimi bilmiyorum. Birbirimizin açığını kapatamayacağız yani.
Cevaplarınızı daha sonra düzelteceksiniz. Hazırladığım soruların kötü olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Birçok soru hazırdır zaten. Onları bulundukları yerden alırız.
Kitabınızı okuduktan sonra hazırladım…
Okuduğunuz kitaba göre olduğunu düşündüğünüz yerden de almış olabilirsiniz sorularınızı. Tabii siz de sorularınızı düzelteceksiniz. Burada bir metin kuruluyor; eklemelerle, çıkarmalarla bir daha kurulacak. Neyi göze alarak kuruyoruz, kuracağız bu metni?
Bir yerden başlayalım mı?
Bir yerden başladık zaten. Yeni bir başlangıç noktası aramak başladığımız yerle boşuna bir mücadeleye girmek olur. Başladığımız yeri görmezden gelemeyiz. Başladığımız yerin başkaları tarafından görülmesine mani olabiliriz ancak. Bu da sorularınıza vereceğim cevaplardan önemli bir şeyi çalmak anlamına gelir.
“Bana Ne Ben” adlı öykünüzdeki anlatıcı ses gibi konuşuyorsunuz… Az önce “bir metin okunmayı göze alarak çıkar yola” dediniz. Metin için okunmak göze alınacak bir akıbet mi sizce, yoksa bir amaç mı?
Şöyle demek istedim: Bir metin okunmayı göze alarak yazılır. Metnin yazım, oluşma aşamasından bahsediyorum. Bitmiş bir metnin yola çıkışını, okurla buluşmasını göze almakla, bir metni yazarken, yazmaya başlarken okunmayı göze almak biraz farklı olabilir. Tüm metinleri, günceleri, gizli notları yazar ve ‘üçüncü göz’ birlikte okurlar. Okuduğuna müdahale eden iki okur söz konusu, yazarın bunlarla mücadelesi. Bu mücadeleyi göze almadan yazamazsınız. Elbette ilk okur olan yazar ve ‘üçüncü göz’ gelecekteki okurdan bir şeyler taşıyorlar. Elbette yazarın gelecekteki okurla da bir mücadelesi var.
“Bana Ne Ben” adlı öykünüzde “yazmanızın tek nedeni sizin gibi aklından zoru olan insanlara hitap etmek” diyorsunuz. Okunmak metin için göze alınacak bir tehlike olsa da, yazar için kendine benzeyen insanlarla buluşmasını sağlayacak bir alan yaratmıyor mu?
O öyküde ama alay var, çoğunda olduğu gibi, baştan sona. Tek bir cümlenin anlamı konusunda yargı bildirecek değilim. Öykü bittiğinde karşımıza çıkan manzaraya bakmalıyız. Daha kalabalık olması açısından aynı öyküden şu satırları alıntılayalım: “Sakın bana ‘kimseye ulaşmayacağını bilsem de yine yazarım’ demeyin. Kalem elinizdeyken hiç de öyle pozlar vermiyorsunuz çünkü. Kalem her zaman elinizde; salatalık soyarken, havuç rendelerken, limon sıkarken... Böyle hiç hoş görünmüyorsunuz, bunun farkındasınız değil mi? Yok canım, körün tekisiniz. Yürürken durmadan tökezliyorsunuz, sevişirken yataktan düşüyorsunuz. Mutlusunuz değil mi? Ah, değilseniz bile olun lütfen. Dünya sizin mutluluğunuza muhtaç. Aynaya baktığınızda, kendini başkalarına açıklamış, kendini açık etmiş bir insanın huzursuz yüzüyle karşılaşıyorsunuz. Ama bunu siz istediniz. İstemediniz mi?” Belki de burada bir önceki sorunuzla da ilgili bir şeyler vardır, okurken fark ettim. Ama bu öyküdeki anlatıcının ikiye bölündüğü, bu iki tip yazar arasında ve okurla sürekli bir diyaloğun söz konusu olduğu, aynı zamanda yazmanın bir olaya dönüştürüldüğü ve nihayetinde tüm bu çatışmaların ardından absürd bir anı-olayın aktarılmasıyla gerçekleşen parçalanma görüldüğünde bence net bir yanıt çıkarma çabasından vazgeçilir. İnsan kendini kâğıt üzerine düşürmeyi dener. Bunu başardığında, bir parça olsun başardığında kendisini tehlikeli bir alana taşımış olmaz mı? Kâğıt sadece işe yaramaz şeyler yazıldığında mı buruşturulur?
Okunmak yazarın kendi benzeriyle, benzerleriyle buluşmasını sağlamıyor mu?
Yazmak bence insanın kendi benzerini değilse de, kendisini anlayacak olan insanı yaratma çabasıdır. Burada dışarıdaki değil, içerideki okuru kastediyorum. Bu okurla yüzleşmenin tüm tehlikelerine rağmen yazarsınız. Onun tarafından anlaşılmanın tüm tehlikelerine rağmen.
“Delik” adlı ilk bölümdeki dokuz öykü aynı ‘ben’ anlatıcı sese ait…
‘Ben’e dair bir kaygı, ‘Ben’e dair bir alan açma çabası var mı, ona bakmak lazım... Fakat konuştuğumuz bağlamda “Bana Ne Ben”deki yazar sesi diğer öykülere göre farklı bir yerde duruyor. Diğerlerinde anlatıcı yazarken değil, yaşarken kuruyor metni. Kâğıda yaşarken kurduğu bu ilk metni aktarıyor. Ama metnin kâğıt üzerine yazım aşaması bir ikinci hayat olarak öykünün satırlarında kendini gösteriyor, gizlendiğinde de onu hissediyorsunuz. Yazar okurla diyaloğa girmeden diyemiyor sözünü. Bunu belirtiyorum; çünkü dışarıdaki okur, içerideki okurdan daha az tehlikeli değil. Tabii, bu söyleşinin okurları bağlamında önemle belirtiyorum. Onların bakışını hissediyorum. Sözlerimden hareketle kitap üzerine bir yargıya varılmasından çekiniyorum. Birini düzelteyim derken başka bir yanlışa düşüyorum.
“Hap”, “Bakış ve Beden ya da Anlam Bulutlarının Ardına Gizlenen Güneş”, “Güneş Gözlüğü”, “Delik”, “Af”, vb. ilk bölümdeki hemen her öyküde sıradan, doğal hareketlerin ardında kendine gönderilmiş veya gönderilebilecek işaretler arayan bir anlatıcıyla karşı karşıyayız. Aşırı bir ciddiyetle karşısındakilerin hareketlerini yorumluyor, ciddiyetle çizmeye başladığı çemberi saçmalıkla bitiriyor. Ciddiyet ve saçmalığın birbirinden uzak kavramlar olmadığı, ciddiyet yönünde ne kadar yol alınırsa saçmalığa varılacağı sonucu çıkarılabilir mi?
Yazdığım hiçbir şeyin mantıksız olduğunu düşünmedim. Mantıkla “saçma” arasında bir bağ var bence. Bu öykülerde, kitaptaki tüm öykülerde anlatıcı belli birtakım işaretler mi arıyor, yoksa birtakım hareketlerin tutuşturduğu olasılıklar arasında gezinerek bir yorum dünyası mı yaratıyor? Ve bu dünya nasıl bir dünya? Bunun düşünülmesini isterim.
“Hain ve Düşman” bir dış sesle başlıyor, II. bölümde bir zaman ve mekân sıçramasıyla ben-anlatıcı sahneye giriyor. Böylece öyküde şimdiden geçmişe bakıldığını anlıyoruz. Ama geçmişte bire bir yaşanmış bir şey anlatılmıyor. Yazar kurmaca olduğunu duyurduğu bir evrene giriyor. Zaten herkes birer simgeye dönüşüyor.
Simgeye mi? Anlatıcı simgelerin önemli bir rol oynadığı gençliğe gidiyor. Bire bir tanıdığı insanların ve olayların arasına, geçmişte denemediği bir olasılığı yakalamaya…
Ama yakalayamıyor değil mi?
Yakalanabilecek bir şey mi?
Geçmişte mümkün olmadıysa yine mi mümkün değil? En azından kurgusal dünyada? Ama siz şimdi o kurgusal dünyaya bunu vurgulamak için girildiğini söyleyeceksiniz. Öyküde dünyanın her şeyi tekrar tekrar yaşadığı ve büyük bir özgüvenle kendini tekrar ettiği için genç olduğunu söylüyorsunuz. Öfkeli değil alaycı bir tavrınız var, gençliğin hayranlık uyandıran yanıyla değil gülünçlüğüyle ilgili gibisiniz…
Tam olarak öyküde ne dendiğine bakalım mı: “Dünya, ne kadar genç göründüğünü bilmenin kibriyle kendisine ihtiyar diyen bir budaladır. Gerçekten de gençtir. Her şeyi tekrar tekrar yaşadığı için gençtir. Büyük bir özgüvenle kendini tekrar ettiği için gençtir. Ama gizli gizli ihtiyar olduğunu düşünür ve gözlüklerinin ardından bakarak parmağını sallar bize. Küçük bir çocuğun yetişkinleri taklit ederek oynadığı oyunlar bizi nasıl gülümsetiyorsa, dünya da öyle gülümsetmeli. Evet gülümsemek için, gülümsemek mi, hayır, kah kah kahkaha atmak için oturuyorum bu divana. Ama olmuyor, kahkahamı tarihin gürültülü akışı yutuyor; gülümseyemiyorum bile; gençliğe özgü o buhran yakama yapışıyor. Alnımdaki sivilceleri duyuyorum. Her tarafımda aynalar var; aynalar bana tuvalete gitmemi söylüyor. Tuvalete git ve böyle herkesin içinde değil, orada kendine bak. Şey, özür dilerim, tuvalete sivilcelerimi sıkmak için gittiğimi itiraf edemem: Tarihi kokutmak için gidiyorum; tabii, bu arada kendi dışkımı koklamadan da yapamayacağım.” Biraz uzattım galiba. Neyse. Konu dışı bir şey diyeceğim. Gençlik gençken bile geride kalan bir şey. “Ne var ki bunda,” derler, “gençtim o zaman.” Gençlikte yapılan hatalar affedilebilirmiş. O halde niçin en çok cezalandırılanlar gençler oluyor? Gençliği dizginlemekten zevk aldığını kim itiraf edecek? Gençliğe yönelik nostaljide gizlenen hınç!
Bu öyküde ünlemlere verdiğiniz tepkiyle…
Tepkiyi Metin veriyor. Hangi ünlemlere? Sloganların sonunda çoğalan ünlemlere, birer ünlem olarak gruplaşan gençlerdeki lirizme.
Öykünün diğer kahramanı Elif de “şiirin şiirsel okunuş biçimine” tepki gösteriyor.
Şimdi bu özetlerden, tanımlardan hoşlanmadım. ‘Görünen’ benim için o kadar açık değil. Gizemci olmayan ama dünyayı bir bilmece olarak kavrayan, böylelikle olasılıklar arasında gezinerek kendi varoluşunu bir üst-bilmeceye dönüştüren bir dil kurmaya çalıştım. Bu da beraberinde çözülmesi gereken çelişkiler getiriyor. Mesela Metin o ünlemlerin arasına neden karıştı? Elif o ünlemlerden biri olduğu halde neden böyle bir tepki gösterdi?
Nedensizlik?.. Anlatıcı “Sinek”te neden kendisini birini öldürür gibi öldürmek, intihar etmek değil de cinayet işlemek istiyor? “Af”ta iki arkadaş neden direklerin sağlam dikilip dikilmediğini denetlemek gibi saçma bir iş yapıyor; ardından birbirlerine bağlanmalarının nedeni ne? Anlatıcı neden “Gazoz Kapağı”nın peşinden ayrılamıyor?
Nedensizlik ilkesiyle yazmadım öyküleri. Anlatıcının nedenlerle boğuştuğunu görüyor olmalısınız. Nedenler birbirine ekleniyor, tam bu sırada ortaya çıkan bir neden bu toplamdan çıkıyor, fark başka bir nedenle çarpılıyor. Adını andığınız öykülerde bir ilk neden sunulmuyor, evet; ama okur pekâlâ kendisi bunları bulabilir. Kafasına göre nedenler uydurabilir. Ya da bir ilk nedene gerek yoktur.
Az önce “Hain ve Düşman” üzerine konuşurken başka bir yere varmak istiyordum. Ünlemlere tepki gençliğin şiirselliğine, lirizmine başkaldırı olarak okunabilir. Coşarken coşkuya karşı olan şiirsel bir dil kullanıyorsunuz. Eylemin anlatıldığı bölümden uzun bir alıntı yapacağım, anlatıcı Metin ve Elif’i kavuşturmak istiyor: “Ama hayır, yapamıyordum, çünkü yumruğum havadaydı, bir kere kaldırmışsam nasıl indirebilirdim? Sonra alkışlamam gerekiyordu, sonra türkü söylemem gerekiyordu, sonra atılan sloganlara coşkuyla katılmam gerekiyordu. Sonra yürümem gerekiyordu, sonra durmam, sonra tekrar yürümem; bir asker gibi, bir kahraman gibi. Allah’ım göğsümü böyle şişirirken onlara nasıl yardım edebilirdim? (…) Bu akıntının bir dalgası olan ben onlara yardım edemezdim; çünkü başımı her daim dik tutmak zorundaydım. Ama gözlerimi özgürcesine yuvalarında oynatabilirdim. Gözlerim özgürmüş gibi bunu yapabilirdi ama özgür değildi, çünkü gözkapaklarım geleceğin, gökyüzünün, adımlarımızın aşkıyla çılgıncasına kırpışıyordu.”
Anlatıcı şimdiki bilinciyle gençlik günlerinden birini yaşıyor. Istırap ve alay burada.
“Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküdeki şiirselliğe gelelim… “Vazgeçilmiş Renk”i dışarıda tutuyorum. İçinde alayın olmadığı tek öykü.
Şiirsele pek güvenmem. Şiir gibiye değil, şiire ihtiyacımız var.
Bu bölümü şiirsel bir dille yazmadım mı diyorsunuz?
17 parçadan oluşan o bölümde açık bir olay çizgisi kurmaktan sakındım. Bir olaya ya da düşüncelere değil, duyuşlara yoğunlaşılan bu öyküde şiire özgü bir eksiltme yöntemi ve dil kullanılmış olabilir. Bunu inkâr edecek değilim. Ben şiirsel sözcüğüyle çoklarında uyanan duygusallık çağrışımına karşıyım.
“Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküde üç anlatıcı var: yazar sesi, kadın ve erkek. Okur onları birbirinden ayırt etmek zorunda. Fakat kadın ve erkeğin sesleri bazı pasajlarda birbirine karışıyor. Aynı dili konuşuyorlar sanki.
Kimin konuştuğunun önemli olmadığı yerlerde öyledir belki de. Ya da şöyle demek daha doğru: öykünün kendisinden kopan, tek tek şahıslardan değil de metnin içindeki öğeler bütününden yükselen bir duman gibi bakılabilir o kısımlara.
Arka kapakta “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirletildiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk” adlı bölümlerin gizli bir ana başlık altında toplandığı vurgulanıyor. Bu üç bölümü sizin zihninizde bütünleyen şey nedir? İlki üç senaristin diyaloglarından oluşuyor. Birbirine geçen, birbirinden ayrılan küçük öykücüklerden bir film öyküsüne varılmaya çalışılıyor. İkincisine az önce biraz değindik. “Vazgeçilmiş Renk” ise bir tür deneme.
Bu durum arka kapakta belirtilmişse gizli olduğu söylenemez. Aynı konuya farklı yönlerden yaklaşarak varmaya çalışan üç metinden söz ediyoruz. “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”nda ortaya çıkarılmaya çalışılan öykü diğerlerinde gizleniyor.
“Bütün aynaların gösterdiği” şimdi geçmişi sırtlanmış geleceğe koşmaya çalışan bir şimdi değil mi? Aynaların geçmiş ve gelecek arasına sıkışıp kalmış şimdi kaygısıyla kirlendiğini söyleyebilir miyiz?
Hayır. İkisine de hayır. Siz bu yorumu kitapla aynı adı taşıyan öyküye bakarak yapıyorsunuz sanırım. Dediğinize katılmamakla birlikte kendimce bir açıklama çabasına girdiğimde kitap üzerine yanlış bir fikir vermiş olurum. Şunu belirtmeliyim: kitap, adını “Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküden almadı. İlk bölümdeki öykülerin tümü bu adı ortaya çıkardı. Sonra da kitabın adı 17 parçalık o öyküye bulaştı.
YAZAR BİÇİMİNDE BİR DELİK / Birgül Oğuz
("Yazarın Susma Hakkı" başlığıyla) Radikal Kitap, 6 Haziran 2008
Stendhal, Kızıl ile Kara’nın 13. bölümüne Saint Réal’den bir alıntıyla başlar: “Bir roman bir yol boyunca gezdirilen bir aynadır.” Bu kısacık tümcede 19. yüzyıl gerçekçiliğinin temel metaforları olmadık bir sadelikle yan yana gelmiştir. “Yol” yaşamın temsilidir ve roman, tıpkı bir ayna gibi, bu yolculuk boyunca olup bitenleri yansılar. Ancak burada bizi asıl ilgilendiren, yine bu tümceye gizlenmiş şu kimliği belirsiz öznedir: Gezdirilen aynayı kim gezdirmektedir?
Bu gizli özne, hiç kuşkusuz, aynanın neyi yansılayacağına karar veren, bir yaşamı yapan sayısız olgudan keyfi bir seçki oluşturarak onlardan çerçevesi belirli bir öykü çatan yazardır. Ayna her şeyi olduğu gibi yansılar, yazar bu yansımalardan kurmacaya varır. Ayna nesneldir, yazarsa öznel. Roman-ayna benzetmesi, bu nedenle, asla “tam” bir benzetme değildir; çünkü aynanın nesnelliği onu gezdiren yazarın elinde çatlar ve bu çatlaktan yazarın bakışı, tıpkı bir imza gibi, sızmaya başlar. Yazarlar yol boyunca gezdirdikleri aynada yansıyan gerçekliğe, aslında başkalarına ait o öykülere her zaman müdahildirler.
Stendhal, bir yazar olarak metindeki konumunu okurundan saklamaz. 19. yüzyılın Tanrı-yazarlarından da bu anlamda ayrılır. O, gerçekliğin değil, gerçekliğe gönderme yapan bir kurmacanın yazarıdır. Anlatısının var olma koşullarını ve yazının poetikasını, açıktan açığa olmasa da satır aralarında okuruna sezdirir. Vakur bir insanlık durumu görüsüne sahiptir ve bunu bilinçli, kendinden emin ve soğukkanlı bir tutumla okuruna aktarır. Stendhal’in aynasında telaş, anlatma endişesi, soluksuz bir yetememe korkusu yoktur. Aynaların hâlâ parlak ve yekpare, onları gezdirenlerinse kendi bakışlarının ardında sonuna kadar durabildiği ve kararlı olduğu bir çağın sakinidir.
Yazarların yazarlık kurumuyla kurdukları ilişkiyi kendi metinlerinde tartışarak hem yazarlık hem de okurluk kurumunu sorunsallaştırması, hatta metinlerini (Stendhal’i bu anlamda çok gerilerde bırakarak) bu sorunsallaştırma üzerine kurmaları elbette yalnız bizim çağımıza ait bir yönelim değil. Gerçekliğin sayısız görünümü vardır ve mevcut görme biçimlerinin yetersizliği, gerçekliği asla olduğu gibi yansıtamayacağımızın bilgisi köklü ve gelenekli bir bilgidir. Ancak edebiyat tarihine kabaca baktığımızda (Cervantes’ten Sterne ve Stedhal’e ve sonrasında Woolf, Joyce gibi yazarların sadık birer sürdürücüsü olduğu “yazıyı yazının konusu yapma” geleneğine) şunu açıkça göreceğimizi düşünüyorum: Bu bilgi, yazarları endişeye değil, yeni arayışlara sürükleyen bir bilgiydi. Şimdiyse, (20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana belki) bütünselliği söz veren büyük anlatıların inandırıcılıklarını neredeyse bütünüyle yitirdiği, aynaların çatladığı ve yansımaların bozguna uğradığı, yazarlarınsa öykü anlatmanın olanaksızlığıyla karşı karşıya kaldığı bir çağda yazıyor ve okuyoruz.
Mehmet Erte’nin henüz yayımlanan ilk öykü kitabını, Bakışın Kirlettiği Ayna’yı okurken, kendi olanaksızlığıyla başa çıkmaya çalışan bu yazının aslında bir tür manifesto olduğunu düşündüm. Ne kendine ne de okuruna bir an olsun rahat bir soluk aldırmayan bu metin, aynı anda dünyaya ve onun bir yansıması olarak kendine paramparça bir ayna tutuyordu. Böylece gerçekliğin yekpare, tutarlı ve kavranabilir olduğu sanısını daha en başta yok ediyordu. Bir ayna paramparçaysa, onda yansıyan gerçeklik de bozguna uğramış bir gerçekliktir. Erte, yol boyunca gezdirebileceği parlak ve yekpare bir aynasının olmadığını, olsa da bu aynanın kendi bakışıyla kirleneceğini, bu nedenle, aynadaki yansımaları değil yalnızca kendi kirli bakışını anlatabileceğini, yazarlık yetkesinin bu anlamda elinden alınmış olduğunu, iktidarsızlığını ve öfkeli çaresizliğini her satırda bas bas duyuran bir yazar. Erte öykü değil, öykü anlatmanın olanaksızlığını anlatıyor. Bozgunu ve bozgunla gelen yoksunluğunu anlatıyor. Bir metin olarak var olma koşullarını kendi içinde teşhir ettiği, her daim yarım ve yetersiz kalacağı gerçeğini durmaksızın duyurduğu ve kendi poetikasının sorunlarını yine kendi kendine tartıştığı için bu kitabın her şeyden önce bir manifesto olduğunu düşündüm. Bu son derece kişisel manifestoda Erte bundan sonra ne yazacağını (ya da ne yazmayacağını) da ortaya koymuş bence.
Kitap dört ana başlıktan oluşuyor: “Delik”, “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirlettiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk”. Bölümler kendi içlerinde tematik ya da biçemsel bir bütünlük taşıyorlar. Ancak bu okuru yanıltmasın ve ona her bölümde yeni bir dünyanın kapılarının aralanacağını düşündürtmesin. Çünkü Erte, kitabının 2. 3. ve 4. bölümlerinde bize aynı öyküyü başka biçimlerde anlatıyor. Önce bu öyküyü nasıl anlatacağını tartışıyor, onu açıktan açığa her ayrıntısıyla kuruyor. Sonra öyküyü anlatıyor; ama onu kırık dökük yansımalara, nereye iliştireceğimizi bilemeyeceğimiz zaman dilimlerine bölerek; hatta, bir yazar olarak susma hakkını biraz fazla kullanarak. Yetmiyor; öyküden geriye kalan belli belirsiz, üzerine azıcık bir ışık düşürülmüş duyguyu, uzun mu uzun bir denemenin konusu yapıyor. Okuruna güvenemeyen bir yazar gibi tıpkı, aynı kavramların çevresinde farklı usluplar ve anlatım olanakları kullanarak dönüyor, tekrar tekrar anlatıyor. Bir yandan, aşkı, iktidarı, aldanışı, aldatılmayı, cinselliği, affetmeyi, reddetmeyi, bağlanmayı ve insan varoluşunun temel açmazlarını içeren oldukça geniş, akılcı ve estetik bir kadraj sunuyor okuruna. Ama diğer yandan, okurunun dikkatini içeriğe değil, biçime çekiyor: Kadrajın ardındaki gözün anlatma telaşına, öykülerin aslında sayısız farklı biçimde anlatılabileceğine, her öykünün yarım ve yetersiz olduğuna ve anlatıcının mutlak yenilgisine.
Kitabın son üç bölümünde bir gösteriye dönüşen bu telaş, ilk bölümdeki öyküleri ortaklaştıran ana omurga aslında. “Bana Ne Ben”in, okuruna söz verdiği öyküsüne bir türlü başlayamayan, bunun yerine “nasıl yazdığı” hakkında endişeyle konuşup duran, sonra da okurunun eline öykü diye saçma bir hapşırık anekdotu tutuşturan (adam bir otobüse biner, bir kadının yanına oturur, kadın hapşırır, adam “çok yaşa” der) anlatıcı sesi şöyle diyor öykünün sonlarına doğru: “Ağzımdan başlayarak parçalandım. Parçalandım parçalan parça par par parça parçal parç pa parçalan parçaland p a arç al dım an. Parçalar arasında hiçbir tutarlılık yoktu.” Ağızdan, yani şeyleri dillendirdiğimiz yerden başlayan bu parçalanma, varlığını bütün öykülerde alttan alta duyuran genel bir parçalanmaya, yazarın bakışındaki kaçınılmaz paramparçalığa gönderme yapar. Öyküler organik bütünlüklerini, anlatıcı seslerse psikolojik bütünlüklerini durmaksızın yitirir. Okurlar, öyküye başlamaktan kaçınan, daldan dala atlayıp bir türlü bir yere varamayan bu geveze ve gürültücü anlatıcı seslerin yarattığı bilmecemsi söz kalabalığında ister istemez Çehov’un öykü üzerine şu ünlü tümcesini anımsayacaktır: “Bir öyküye başlarken, diyelim, duvarda bir tüfeğin asılı olduğunu söylediniz, o tüfek ya öykünün sonunda ya da daha önce kesinlikle ateş almalıdır.”Ama okurunun nerede ne düşüneceğini takıntılı bir biçimde ve durmaksızın hesaplayan bu telaşlı, iktidarsız ve öyle olduğu için de küstah anlatıcı ses(ler)in kimselere papuç bırakmaya niyeti yoktur: “Bu öykünün yazarı Çehov değil.”
Bir sözcükle bir diğer sözcük arasındaki boşlukta kararsızlık ve endişe içinde sayıklayan ve bıktırırcasına gevezelik eden seslerin her birinin işaret ettiği şey aynı: Metindeki yarık; tuhaf, dipsiz delik; aynasını telaşsız ve kendinden emin adımlarla oradan oraya gezdiren eski, soluk ama çok tanıdık bir silüetin yokluğu: Yazar biçiminde bir delik. Erte’nin bir yazar olarak demir attığı yerin bu delik olduğunu, kendini o yokluktan var ettiğini ve edeceğini düşünüyorum.
Mehmet Erte, kendi geleneğiyle kurduğu ilişkiyi yazısının omurgası hâline getirmiş ve anlatmanın olanaksızlığından bir estetik uzam oluşturmayı başarmış bir yazar. Bir yazar olarak parçalanışına okurunu tanık kılan ve onu da bu parçalanma deneyimine ortak eden biri. Gerçekliğe ve anlama asla tam anlamıyla nüfuz edemeyeceği, zaten aslolanın varılacak yer değil yürünecek yollar olduğu, yazının da “bakılan”la değil “bakış”la ilgili olduğu bilgisiyle yazıyor. Arayışını da bu bilgiyle temellendiriyor: “Dışarı fırladığımda anlam bulutlarının belki de hiçbir zaman dağılmayacağını ama yine de yılmadan onun peşinden gideceğimi biliyordum.”
Anlamı “anlam” yapan, ona bakan göz ve bakıştaki dirençtir. Erte, yılmadan bakan ve aynı anda kendi bakışına da bakabilen bir göz.
Son bir alıntı: “Uzaklarda bir ayna yok. Evet, hepsi burada, görüyorsun. Hepsi bakışla kirlenmiş.”
Stendhal, Kızıl ile Kara’nın 13. bölümüne Saint Réal’den bir alıntıyla başlar: “Bir roman bir yol boyunca gezdirilen bir aynadır.” Bu kısacık tümcede 19. yüzyıl gerçekçiliğinin temel metaforları olmadık bir sadelikle yan yana gelmiştir. “Yol” yaşamın temsilidir ve roman, tıpkı bir ayna gibi, bu yolculuk boyunca olup bitenleri yansılar. Ancak burada bizi asıl ilgilendiren, yine bu tümceye gizlenmiş şu kimliği belirsiz öznedir: Gezdirilen aynayı kim gezdirmektedir?
Bu gizli özne, hiç kuşkusuz, aynanın neyi yansılayacağına karar veren, bir yaşamı yapan sayısız olgudan keyfi bir seçki oluşturarak onlardan çerçevesi belirli bir öykü çatan yazardır. Ayna her şeyi olduğu gibi yansılar, yazar bu yansımalardan kurmacaya varır. Ayna nesneldir, yazarsa öznel. Roman-ayna benzetmesi, bu nedenle, asla “tam” bir benzetme değildir; çünkü aynanın nesnelliği onu gezdiren yazarın elinde çatlar ve bu çatlaktan yazarın bakışı, tıpkı bir imza gibi, sızmaya başlar. Yazarlar yol boyunca gezdirdikleri aynada yansıyan gerçekliğe, aslında başkalarına ait o öykülere her zaman müdahildirler.
Stendhal, bir yazar olarak metindeki konumunu okurundan saklamaz. 19. yüzyılın Tanrı-yazarlarından da bu anlamda ayrılır. O, gerçekliğin değil, gerçekliğe gönderme yapan bir kurmacanın yazarıdır. Anlatısının var olma koşullarını ve yazının poetikasını, açıktan açığa olmasa da satır aralarında okuruna sezdirir. Vakur bir insanlık durumu görüsüne sahiptir ve bunu bilinçli, kendinden emin ve soğukkanlı bir tutumla okuruna aktarır. Stendhal’in aynasında telaş, anlatma endişesi, soluksuz bir yetememe korkusu yoktur. Aynaların hâlâ parlak ve yekpare, onları gezdirenlerinse kendi bakışlarının ardında sonuna kadar durabildiği ve kararlı olduğu bir çağın sakinidir.
Yazarların yazarlık kurumuyla kurdukları ilişkiyi kendi metinlerinde tartışarak hem yazarlık hem de okurluk kurumunu sorunsallaştırması, hatta metinlerini (Stendhal’i bu anlamda çok gerilerde bırakarak) bu sorunsallaştırma üzerine kurmaları elbette yalnız bizim çağımıza ait bir yönelim değil. Gerçekliğin sayısız görünümü vardır ve mevcut görme biçimlerinin yetersizliği, gerçekliği asla olduğu gibi yansıtamayacağımızın bilgisi köklü ve gelenekli bir bilgidir. Ancak edebiyat tarihine kabaca baktığımızda (Cervantes’ten Sterne ve Stedhal’e ve sonrasında Woolf, Joyce gibi yazarların sadık birer sürdürücüsü olduğu “yazıyı yazının konusu yapma” geleneğine) şunu açıkça göreceğimizi düşünüyorum: Bu bilgi, yazarları endişeye değil, yeni arayışlara sürükleyen bir bilgiydi. Şimdiyse, (20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana belki) bütünselliği söz veren büyük anlatıların inandırıcılıklarını neredeyse bütünüyle yitirdiği, aynaların çatladığı ve yansımaların bozguna uğradığı, yazarlarınsa öykü anlatmanın olanaksızlığıyla karşı karşıya kaldığı bir çağda yazıyor ve okuyoruz.
Mehmet Erte’nin henüz yayımlanan ilk öykü kitabını, Bakışın Kirlettiği Ayna’yı okurken, kendi olanaksızlığıyla başa çıkmaya çalışan bu yazının aslında bir tür manifesto olduğunu düşündüm. Ne kendine ne de okuruna bir an olsun rahat bir soluk aldırmayan bu metin, aynı anda dünyaya ve onun bir yansıması olarak kendine paramparça bir ayna tutuyordu. Böylece gerçekliğin yekpare, tutarlı ve kavranabilir olduğu sanısını daha en başta yok ediyordu. Bir ayna paramparçaysa, onda yansıyan gerçeklik de bozguna uğramış bir gerçekliktir. Erte, yol boyunca gezdirebileceği parlak ve yekpare bir aynasının olmadığını, olsa da bu aynanın kendi bakışıyla kirleneceğini, bu nedenle, aynadaki yansımaları değil yalnızca kendi kirli bakışını anlatabileceğini, yazarlık yetkesinin bu anlamda elinden alınmış olduğunu, iktidarsızlığını ve öfkeli çaresizliğini her satırda bas bas duyuran bir yazar. Erte öykü değil, öykü anlatmanın olanaksızlığını anlatıyor. Bozgunu ve bozgunla gelen yoksunluğunu anlatıyor. Bir metin olarak var olma koşullarını kendi içinde teşhir ettiği, her daim yarım ve yetersiz kalacağı gerçeğini durmaksızın duyurduğu ve kendi poetikasının sorunlarını yine kendi kendine tartıştığı için bu kitabın her şeyden önce bir manifesto olduğunu düşündüm. Bu son derece kişisel manifestoda Erte bundan sonra ne yazacağını (ya da ne yazmayacağını) da ortaya koymuş bence.
Kitap dört ana başlıktan oluşuyor: “Delik”, “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirlettiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk”. Bölümler kendi içlerinde tematik ya da biçemsel bir bütünlük taşıyorlar. Ancak bu okuru yanıltmasın ve ona her bölümde yeni bir dünyanın kapılarının aralanacağını düşündürtmesin. Çünkü Erte, kitabının 2. 3. ve 4. bölümlerinde bize aynı öyküyü başka biçimlerde anlatıyor. Önce bu öyküyü nasıl anlatacağını tartışıyor, onu açıktan açığa her ayrıntısıyla kuruyor. Sonra öyküyü anlatıyor; ama onu kırık dökük yansımalara, nereye iliştireceğimizi bilemeyeceğimiz zaman dilimlerine bölerek; hatta, bir yazar olarak susma hakkını biraz fazla kullanarak. Yetmiyor; öyküden geriye kalan belli belirsiz, üzerine azıcık bir ışık düşürülmüş duyguyu, uzun mu uzun bir denemenin konusu yapıyor. Okuruna güvenemeyen bir yazar gibi tıpkı, aynı kavramların çevresinde farklı usluplar ve anlatım olanakları kullanarak dönüyor, tekrar tekrar anlatıyor. Bir yandan, aşkı, iktidarı, aldanışı, aldatılmayı, cinselliği, affetmeyi, reddetmeyi, bağlanmayı ve insan varoluşunun temel açmazlarını içeren oldukça geniş, akılcı ve estetik bir kadraj sunuyor okuruna. Ama diğer yandan, okurunun dikkatini içeriğe değil, biçime çekiyor: Kadrajın ardındaki gözün anlatma telaşına, öykülerin aslında sayısız farklı biçimde anlatılabileceğine, her öykünün yarım ve yetersiz olduğuna ve anlatıcının mutlak yenilgisine.
Kitabın son üç bölümünde bir gösteriye dönüşen bu telaş, ilk bölümdeki öyküleri ortaklaştıran ana omurga aslında. “Bana Ne Ben”in, okuruna söz verdiği öyküsüne bir türlü başlayamayan, bunun yerine “nasıl yazdığı” hakkında endişeyle konuşup duran, sonra da okurunun eline öykü diye saçma bir hapşırık anekdotu tutuşturan (adam bir otobüse biner, bir kadının yanına oturur, kadın hapşırır, adam “çok yaşa” der) anlatıcı sesi şöyle diyor öykünün sonlarına doğru: “Ağzımdan başlayarak parçalandım. Parçalandım parçalan parça par par parça parçal parç pa parçalan parçaland p a arç al dım an. Parçalar arasında hiçbir tutarlılık yoktu.” Ağızdan, yani şeyleri dillendirdiğimiz yerden başlayan bu parçalanma, varlığını bütün öykülerde alttan alta duyuran genel bir parçalanmaya, yazarın bakışındaki kaçınılmaz paramparçalığa gönderme yapar. Öyküler organik bütünlüklerini, anlatıcı seslerse psikolojik bütünlüklerini durmaksızın yitirir. Okurlar, öyküye başlamaktan kaçınan, daldan dala atlayıp bir türlü bir yere varamayan bu geveze ve gürültücü anlatıcı seslerin yarattığı bilmecemsi söz kalabalığında ister istemez Çehov’un öykü üzerine şu ünlü tümcesini anımsayacaktır: “Bir öyküye başlarken, diyelim, duvarda bir tüfeğin asılı olduğunu söylediniz, o tüfek ya öykünün sonunda ya da daha önce kesinlikle ateş almalıdır.”Ama okurunun nerede ne düşüneceğini takıntılı bir biçimde ve durmaksızın hesaplayan bu telaşlı, iktidarsız ve öyle olduğu için de küstah anlatıcı ses(ler)in kimselere papuç bırakmaya niyeti yoktur: “Bu öykünün yazarı Çehov değil.”
Bir sözcükle bir diğer sözcük arasındaki boşlukta kararsızlık ve endişe içinde sayıklayan ve bıktırırcasına gevezelik eden seslerin her birinin işaret ettiği şey aynı: Metindeki yarık; tuhaf, dipsiz delik; aynasını telaşsız ve kendinden emin adımlarla oradan oraya gezdiren eski, soluk ama çok tanıdık bir silüetin yokluğu: Yazar biçiminde bir delik. Erte’nin bir yazar olarak demir attığı yerin bu delik olduğunu, kendini o yokluktan var ettiğini ve edeceğini düşünüyorum.
Mehmet Erte, kendi geleneğiyle kurduğu ilişkiyi yazısının omurgası hâline getirmiş ve anlatmanın olanaksızlığından bir estetik uzam oluşturmayı başarmış bir yazar. Bir yazar olarak parçalanışına okurunu tanık kılan ve onu da bu parçalanma deneyimine ortak eden biri. Gerçekliğe ve anlama asla tam anlamıyla nüfuz edemeyeceği, zaten aslolanın varılacak yer değil yürünecek yollar olduğu, yazının da “bakılan”la değil “bakış”la ilgili olduğu bilgisiyle yazıyor. Arayışını da bu bilgiyle temellendiriyor: “Dışarı fırladığımda anlam bulutlarının belki de hiçbir zaman dağılmayacağını ama yine de yılmadan onun peşinden gideceğimi biliyordum.”
Anlamı “anlam” yapan, ona bakan göz ve bakıştaki dirençtir. Erte, yılmadan bakan ve aynı anda kendi bakışına da bakabilen bir göz.
Son bir alıntı: “Uzaklarda bir ayna yok. Evet, hepsi burada, görüyorsun. Hepsi bakışla kirlenmiş.”
ÖYKÜYÜ TERSTEN OKUMAK / Şeref Bilsel
Yeni Şafak Kitap, 4 Haziran 2008
Bizde, özellikle Cumhuriyet sonrası, sanat alanındaki faaliyetlerin önemli bir kısmı resmî ideolojiyle çatışmak bir tarafa, resmî ideolojiyi koruyan ve doğrulayan örnekler etrafında gelişti. Edebiyatın farklı şubelerinde ortaya konmuş yığınla örnek var bu durumu doğrulayacak. Edebî metinler arasında −biz adını koymamış olsak da− zamana kayıt düşmek bağlamında bir hiyerarşi görülüyor. Bu sıralama ‘iktidar’ noktasında hayatın her alanına yayılmış durumda. Bir edebî türün, ortaya çıkışıyla beliren ve tanımlanan temel özelliklerine bağlı kalarak yazılı bir metne, eleştirel bir gözle bakmak isteyen herkesi belli kalıplar, sınırlamalar karşılayacaktır. Bu kalıplara, akademik çevreler eliyle, bir ölçüde ‘resmiyet’ kazandırıldığını söyleyebiliriz. Tanım, normal olanın hizasına çeker düşünceyi, zihnin sıçramasını engeller. Bir yazarın elinde, bu resmiyeti yıkacak en büyük silah üslûptur. Bir üslûp sahibi olmanın değeri burada yatar. Başkalık, eda, tavır… olanın içinden yeni bir yol açıp olmayanı kurma çabası. Bugün metnin hareket alanını belirleyen tanımların eleştiriye dayattığı ideoloji eski gücünde değil artık; metinler arası göndermeler ve geçirgenliklerin yol açtığı çok-katmanlı, tanımlara sataşan edebi türler ortaya konuyor. Öykü ile şiirin arasından sızan, her iki tür içinde de gerçek karşılığını bulamayan metinler var. Bu metinlerin bir kısmı ‘anlatı’ başlığı altında okurla buluşuyor. Birileri, ‘anlatıl(a)mayan’ bir şeyler mi yazıyor! Bu mümkün mü? Henüz durmamış, kendini tamamlamamış bir şeyi tanımlamak oldukça güçtür. Toplumsal hallerle işlenmiş düşünceyi kâğıdın önünden çekme isteğiyle başlatılan her tür yazınsal girişimin arka planında yoğun bir gözlem gücü yatar. Ve sanki, şiir duymayı gerekser; roman ve hikâye görmeyi… Ya elimizdeki ‘öykü’ kitabının yazarı aynı zamanda bir şairse!
Mehmet Erte’nin, kısa bir süre önce YKY’den çıkan “Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı kitabının üzerinde ‘öykü’ ibaresi var. Sanıyorum, kitabı okuyanların çoğu alışılagelmiş ‘öykü’ türüyle yeniden bir hesaplaşmaya girişeceklerdir. Yazar daha ilk öykünün başında okura ne vaat etmediğini zekice ortaya koyuyor. Klasik öykünün kurallarını sabote ediyor. Kitap boyunca, bir yazar olarak kendisiyle, birçok yazar olarak kendisi dışındakileri birbirine tutulmuş aynalardan izlettiriyor bizlere. Kitabı oluşturan metinlerin bağlandıkları yer, okurun eline kolaylıkla geçmediği gibi, okur nasıl bir sonla yüzleşeceğini de kestiremiyor. Ayrıntılar üzerinden dalga dalga açılan ve genişledikçe bütünün özelliğini görünür kılan metinlerden oluşuyor kitap. Dil sürçmelerinden değil de zihinsel sürçmelerden ve sıçramalardan güç alan bir sözdizimi hâkim öykülere. Bir taraftan merak dürtüsünü ayık tutan akıcılık, diğer taraftan yazının içinde kendisiyle ve okurla tartışan, hesaplaşan bir yazarın zihinsel serüveni. Böylece karşımıza ‘metne sebep olan’ sönük, ‘etrafa ayna tutan’ bir yazar değil de, metnin doğal akışını sarsan bir yazar çıkmış oluyor. Kitabın ikinci öyküsü “Bana Ne Ben”in ikinci bölümüne şöyle başlıyor anlatıcı: “Hikâyeye geçmeden önce nasıl yazdığım hakkında konuşacağım. Çünkü her şeyin nasıl olduğu konusunda bir fikri olan ya da derhal bir fikir edinmek isteyen sizler çok tuhafsınız.” Bu başlangıca kanmamak gerek. Okuruyla sürekli tartışan yazarın doğrudan bir bilgi vermek, okurun bir fikir edinmesini sağlamak gibi bir kaygısı yok. Burada absürdün sınırları yoklanırken bildiğimiz yazar profillerini, yazarlık efsanelerini tehdit eden mizahî bir dil kullanılıyor. Öykü üçüncü bölümde uydurma bir bilimsel dil kurularak aktarılan absürd bir olayın ardından kendisini de eleştiri konusu yapan yazarın “ağzından başlayarak” parçalanmasıyla son buluyor.
Erte, yazınsal biçimlerle alay ediyor; bizleri, yazının konu nesnesi ile yazma tavrı arasına sokarak düşündürüyor; hepimize dayatılmış, içselleştirdiğimiz olgusal bilinci ve bu bilinci oluşturan düşünce sistematiğini pek çok yerde iğneliyor. Sanki bütün metinler bir refleksle, zihinsel akışla hareketleniyor. Şöyle der Alberto Moravia: “Edebiyat, gerçek edebiyat planlara uygun yapılmaz. Fabrika ürünü gibi bir şey değildir. Edebiyat özgür olmalı, spontane olmalı, zorunlu bir hazırlığın sonucu bir iş değildir edebiyat.” Kitabı oluşturan öyküler, ille de bir sınıfa dahil edilecekse ‘durum’ öyküleri demek sanıyorum daha isabetli. Yazar, hepimizin hayatını meşgul eden, fakat üzerlerinde etraflıca düşünüp kafa yormadığımız –yahut çekindiğimiz– kimi olguları yeni bir bakışla kabartıyor. Kitapta öne çıkan izleklerden biri ‘bağlanma’. Yazar, bu kavramı, üzerinde herkesin hayretle düşüneceği bir problem olarak ortaya koyuyor. Öykülerin en ayırıcı vasıflarından biri hepimizin çok sıradan olarak görüp geçiştirdiği bir durumu, bir eylemi probleme dönüştürebilmesi.
Yazar, açıktan olmasa da, dil ile düşünce arasındaki kadim ilişkiye farklı yaklaşımlar getiriyor. Bakışın Kirlettiği Ayna’da ‘düşünce’ dil sayesinde ‘düşünülecek bir kıvam’ buluyor kendine; bir yoğunluk ve tehdit gücü kazanıyor. Düşüncenin zihne uyguladığı şiddet, dil sayesinde hafifletiliyor. Kitap bu yönüyle felsefî bir alana da sokuyor bizleri. Mehmet Erte, durumları, kavramları tersten okumayı göze alıyor kitap boyunca. Öykülerin çoğu ‘önceden’ olup bitenler anlatılmadan, birdenbire başlıyor. Sanki, ‘şimdiye dek olup bitenleri nasılsa biliyorsunuz’ der gibi. Buradan bakınca kitabı oluşturan öykülerin belirgin bir geleneğe yaslandığını söylemek oldukça zor. Yazar, öykünün biriktirdiği deneyimlere yaklaştığı yerde, ince bir ustalıkla, şaşırtıcı bir kıvraklıkla kendi zihninin tecrübelerini devreye sokuyor. Kimi zaman bu uğurda, bir çığlığa yol oluyor. Toplumsal intibakı kolaylaştırırken insanı normalliğin içinde bayağılaştıran dondurulmuş ‘düşünce’ biçimlerini farklı mekânlara çekip yeniden tasarlıyor. (Bir dipnot olarak, yazarın ‘Fizik’ öğrenimi görmüş olduğunu söyleyelim, bu, şifre çözmeye meraklı kimi okurların işine yarayabilir.)
Erte, kitabın “Hap” adlı ilk öyküsünün başında, okurları nasıl bir dünyanın içine davet ettiğinin haberini veriyor: “Çocukluğumdan beri düşünmemeye çalışırım. Düşünmemek elimden gelmiyor.” Gerçekten de her öyküde durmaksızın düşünen, sorgulayan ve yorumlayan bir anlatıcıyla baş başa kalıyor okur. Bu düşünme biçimlerinin okura bir teklif gibi ulaştığı da oluyor. Sanki yazar kendini, kendi düşünce sistematiğini yazarken inceliyor. Bu öyküde psikolog, anlatıcıya şu ilginç öneride bulunuyor: “‘Şiir yazmayın’ dedi, ‘duyguları boşaltmak sizin durumunuzdaki birine iyi gelmez.’ ‘Duyguları boşaltmak’ demesine sinir olmuştum; ‘Bakın,’ diyerek karşı çıkacaktım ki Allahtan lafı ağzıma tıkadı, yoksa buraya şiir üzerine beylik sözler aktarmak zorunda kalacaktım. ‘Sizin duygularınızı düzenlemeye ihtiyacınız var, öykü yazın mesela.’” Bir öykü okumakta olduğumuza göre bu önerinin dikkate alındığını düşünmeli miyiz? Ama anlatıcı bildiğini okumakta, hastalığını satırlara taşımaktadır; duygularını düzenlemek gibi bir kaygısı da yoktur. Burada bir paradoks yok, yazar bir öykü ortaya koymak için anlatmıyor zaten. “yoksa buraya şiir üzerine beylik sözler aktarmak zorunda kalacaktım” ifadesi yazarın ‘uyanıklığını’ gösteriyor. Kendini anlattığı konunun rehavetine kaptırmıyor; anlattıklarına, çoğu yerde dışarıdan bakıyor. Kendini, okurla birlikte dinliyor. Duygularını değil de düşüncelerini boşaltıyor sanki. Mantığın sınırlarını alabildiğine zorlayan yorumlar, nesnel gerçekliği parçalayan bir hal alıyor. Doktorun “düzenleme” önerisine bir başkaldırı olarak okunabilecek öykünün son cümlesi şu: “Bu öykünün yazarı Çehov değil.”
Bakışın Kirlettiği Ayna’da edebiyat sanatının inceliklerini iyi kavramış, kendine kurduğu düşünce tuzaklarıyla eğlenen bir yazar var. Yazı ile yazarın arasına durmadan engeller koyan, zoru deneyen yazar “Delik” adlı ilk bölümdeki öykülerin –ki her biri somut kurallardan azadedir– tamamında kendisini tartışma konusu yapmayı sürdürüyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi hissedilen, öykü bittikten sonra da okurun zihninde varlığını sürdüren mantık dizgeleri kuruyor. İlk bölümdeki “Bakış ve Beden ya da Anlam Bulutlarının ardına Gizlenen Güneş”, “Güneş Gözlüğü”, “Gazoz Kapağı” ve “Af” adlı öykülerde yazarın anakonusu ‘bağlanma’. Burada asıl önemli olan neden bağlanıldığı değil, ‘birlikteliklerden doğan iktidar’ ve öznenin bu iktidar karşısındaki durumudur. “Alnıma bir delik açmam gerekiyordu. Bir deliğe, alnımın ortasında idare eder büyüklükte bir deliğe acil olarak ihtiyacım vardı.” diye başlayan “Delik” ve “Kendimi öldürecektim. Bir intihar? Hayır. Kendimi başka birini öldürür gibi öldürecektim.” diye başlayan “Sinek” adlı öykülerde anlatıcı, sondan başa doğru bir akış içinde hayata bir başkasının hayatının içinden bakar gibidir. “Kendimi başka birini öldürür gibi öldürecektim.” Bu ifade bizi bir taraftan Rimbaud’a (Ben bir başkasıdır) diğer taraftan Yunus’a (Bir ben vardur bende, benden içeru) götürüyor. ‘İntihar’ bir süs gibi durmuyor yazının yakasında. Adı geçen öykülerde, hayatın kıyısına neden varıldığına dair işaretler yoktur; anlatıcı, kendisini ortadan kaldırmasına fırsat vermeyen yoğun bir zihni kâğıda döker. Nedenlerin eksik olduğu bu öykülerde anlaşılan odur ki yazar okurları başka bir yere yoğunlaştırmak istemektedir.
“Delik” adlı ilk bölümün son öyküsü “Hain ve Düşman”ın başında anlatıcı ilk kez sahnenin içinde görünmüyor; fakat bir müddet sonra, öykünün ikinci bölümünde, önceki öykülerden âşina olduğumuz anlatıcının sesini duymakta gecikmiyoruz. Yazarın bu seferki konusu ‘gençlik ve siyaset’. İkinci bölümün sonlarına doğru, anlatıcının sahneye dalmasıyla öykünün seyri değişiyor. Satırlarda gençliğe özgü bir ritim kendini duyururken, anlatıcının yakasına gençliğe özgü bir buhran yapışıyor. Üçüncü bölümde ise “Hain ve Düşman”ın da bir ‘bağlanma’ öyküsü olduğunu anlıyoruz. Anlatıcının aralarında bir bağ kurulup kurulamayacağı üzerine durmaksızın yorum yaptığı ve belirtileri yorumladığı iki kahraman birbirine kavuşamıyor. Aynen öykü boyunca birbirini yadsıyan ve olumlayan betimlemelerin, görüşlerin hiçbirinin sonuca kavuşturulmadığı gibi. Yazar “Öykünün çelişkili doğasını ise gençliğe özgü bir aşırılık olarak bırakıyorum.” diyor son paragrafta.
Kitabın “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirlettiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk” adlı bölümlerinin arka kapakta gizli bir ana başlık altında toplandığı belirtilmiş. “Delik”in ben-anlatıcısı terk edilse de, bazı izleklerin bu bölümlerde de sürdürüldüğü görülüyor. En önemli izleklerden ‘bağlanma’ kadın-erkek ilişkileri açısından ele alınarak sorunsallaştırılıyor.
Mehmet Erte, okurları zihnin labirentlerinde gezdiriyor; fakat bunu tertemiz, berrak bir Türkçeyle yapıyor. Aynı kavrama pek çok açıdan yaklaşıp uzaklaşıyor, böylece günlük hayatımızın içine dolduğu kalıpları bozarak düşünceyi yeni formlar içinde seslendirmeye çalışıyor. Öykülerdeki anlatıcının tüm duyuları ile zihni arasında sıkı bir bağ var; çevresinde algıladığı her şeyi en küçük parçalarına kadar bölerek kavramaya yönelen bu zihin, parçalar arasında denge kurmaya çalışırken, aslında bize gerçeğin ele geçmezliğini gösteriyor. Bizde, özellikle düzyazı türlerinde yazar, okurla metni baş başa bırakma çabası içinde olur. Bunu başarabilenler sessizce aradan çekilir ve kahramanın başına gelecekleri seyre koyulur. Öznelere çizilen rol, genellikle karakterlerine uygun olur. Bu uygunluk çevre ile de desteklenir. Olay ve çevre dairesine uygun ruhsal bir portre ile donatılan özne çoğunlukla ‘düzenlenmiş’ davranışlar gösterir. Erte, Bakışın Kirlettiği Ayna’da bu önceden ‘düzenlenmiş’ halleri silkeliyor ve gerçeğin ne kadarıyla temas halinde olduğumuzu yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor.
“Boğmak için kendi şarkımı/ boğazıma dayamıştım ayağımı”
Mayakovski
Mayakovski
Bizde, özellikle Cumhuriyet sonrası, sanat alanındaki faaliyetlerin önemli bir kısmı resmî ideolojiyle çatışmak bir tarafa, resmî ideolojiyi koruyan ve doğrulayan örnekler etrafında gelişti. Edebiyatın farklı şubelerinde ortaya konmuş yığınla örnek var bu durumu doğrulayacak. Edebî metinler arasında −biz adını koymamış olsak da− zamana kayıt düşmek bağlamında bir hiyerarşi görülüyor. Bu sıralama ‘iktidar’ noktasında hayatın her alanına yayılmış durumda. Bir edebî türün, ortaya çıkışıyla beliren ve tanımlanan temel özelliklerine bağlı kalarak yazılı bir metne, eleştirel bir gözle bakmak isteyen herkesi belli kalıplar, sınırlamalar karşılayacaktır. Bu kalıplara, akademik çevreler eliyle, bir ölçüde ‘resmiyet’ kazandırıldığını söyleyebiliriz. Tanım, normal olanın hizasına çeker düşünceyi, zihnin sıçramasını engeller. Bir yazarın elinde, bu resmiyeti yıkacak en büyük silah üslûptur. Bir üslûp sahibi olmanın değeri burada yatar. Başkalık, eda, tavır… olanın içinden yeni bir yol açıp olmayanı kurma çabası. Bugün metnin hareket alanını belirleyen tanımların eleştiriye dayattığı ideoloji eski gücünde değil artık; metinler arası göndermeler ve geçirgenliklerin yol açtığı çok-katmanlı, tanımlara sataşan edebi türler ortaya konuyor. Öykü ile şiirin arasından sızan, her iki tür içinde de gerçek karşılığını bulamayan metinler var. Bu metinlerin bir kısmı ‘anlatı’ başlığı altında okurla buluşuyor. Birileri, ‘anlatıl(a)mayan’ bir şeyler mi yazıyor! Bu mümkün mü? Henüz durmamış, kendini tamamlamamış bir şeyi tanımlamak oldukça güçtür. Toplumsal hallerle işlenmiş düşünceyi kâğıdın önünden çekme isteğiyle başlatılan her tür yazınsal girişimin arka planında yoğun bir gözlem gücü yatar. Ve sanki, şiir duymayı gerekser; roman ve hikâye görmeyi… Ya elimizdeki ‘öykü’ kitabının yazarı aynı zamanda bir şairse!
Mehmet Erte’nin, kısa bir süre önce YKY’den çıkan “Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı kitabının üzerinde ‘öykü’ ibaresi var. Sanıyorum, kitabı okuyanların çoğu alışılagelmiş ‘öykü’ türüyle yeniden bir hesaplaşmaya girişeceklerdir. Yazar daha ilk öykünün başında okura ne vaat etmediğini zekice ortaya koyuyor. Klasik öykünün kurallarını sabote ediyor. Kitap boyunca, bir yazar olarak kendisiyle, birçok yazar olarak kendisi dışındakileri birbirine tutulmuş aynalardan izlettiriyor bizlere. Kitabı oluşturan metinlerin bağlandıkları yer, okurun eline kolaylıkla geçmediği gibi, okur nasıl bir sonla yüzleşeceğini de kestiremiyor. Ayrıntılar üzerinden dalga dalga açılan ve genişledikçe bütünün özelliğini görünür kılan metinlerden oluşuyor kitap. Dil sürçmelerinden değil de zihinsel sürçmelerden ve sıçramalardan güç alan bir sözdizimi hâkim öykülere. Bir taraftan merak dürtüsünü ayık tutan akıcılık, diğer taraftan yazının içinde kendisiyle ve okurla tartışan, hesaplaşan bir yazarın zihinsel serüveni. Böylece karşımıza ‘metne sebep olan’ sönük, ‘etrafa ayna tutan’ bir yazar değil de, metnin doğal akışını sarsan bir yazar çıkmış oluyor. Kitabın ikinci öyküsü “Bana Ne Ben”in ikinci bölümüne şöyle başlıyor anlatıcı: “Hikâyeye geçmeden önce nasıl yazdığım hakkında konuşacağım. Çünkü her şeyin nasıl olduğu konusunda bir fikri olan ya da derhal bir fikir edinmek isteyen sizler çok tuhafsınız.” Bu başlangıca kanmamak gerek. Okuruyla sürekli tartışan yazarın doğrudan bir bilgi vermek, okurun bir fikir edinmesini sağlamak gibi bir kaygısı yok. Burada absürdün sınırları yoklanırken bildiğimiz yazar profillerini, yazarlık efsanelerini tehdit eden mizahî bir dil kullanılıyor. Öykü üçüncü bölümde uydurma bir bilimsel dil kurularak aktarılan absürd bir olayın ardından kendisini de eleştiri konusu yapan yazarın “ağzından başlayarak” parçalanmasıyla son buluyor.
Erte, yazınsal biçimlerle alay ediyor; bizleri, yazının konu nesnesi ile yazma tavrı arasına sokarak düşündürüyor; hepimize dayatılmış, içselleştirdiğimiz olgusal bilinci ve bu bilinci oluşturan düşünce sistematiğini pek çok yerde iğneliyor. Sanki bütün metinler bir refleksle, zihinsel akışla hareketleniyor. Şöyle der Alberto Moravia: “Edebiyat, gerçek edebiyat planlara uygun yapılmaz. Fabrika ürünü gibi bir şey değildir. Edebiyat özgür olmalı, spontane olmalı, zorunlu bir hazırlığın sonucu bir iş değildir edebiyat.” Kitabı oluşturan öyküler, ille de bir sınıfa dahil edilecekse ‘durum’ öyküleri demek sanıyorum daha isabetli. Yazar, hepimizin hayatını meşgul eden, fakat üzerlerinde etraflıca düşünüp kafa yormadığımız –yahut çekindiğimiz– kimi olguları yeni bir bakışla kabartıyor. Kitapta öne çıkan izleklerden biri ‘bağlanma’. Yazar, bu kavramı, üzerinde herkesin hayretle düşüneceği bir problem olarak ortaya koyuyor. Öykülerin en ayırıcı vasıflarından biri hepimizin çok sıradan olarak görüp geçiştirdiği bir durumu, bir eylemi probleme dönüştürebilmesi.
Yazar, açıktan olmasa da, dil ile düşünce arasındaki kadim ilişkiye farklı yaklaşımlar getiriyor. Bakışın Kirlettiği Ayna’da ‘düşünce’ dil sayesinde ‘düşünülecek bir kıvam’ buluyor kendine; bir yoğunluk ve tehdit gücü kazanıyor. Düşüncenin zihne uyguladığı şiddet, dil sayesinde hafifletiliyor. Kitap bu yönüyle felsefî bir alana da sokuyor bizleri. Mehmet Erte, durumları, kavramları tersten okumayı göze alıyor kitap boyunca. Öykülerin çoğu ‘önceden’ olup bitenler anlatılmadan, birdenbire başlıyor. Sanki, ‘şimdiye dek olup bitenleri nasılsa biliyorsunuz’ der gibi. Buradan bakınca kitabı oluşturan öykülerin belirgin bir geleneğe yaslandığını söylemek oldukça zor. Yazar, öykünün biriktirdiği deneyimlere yaklaştığı yerde, ince bir ustalıkla, şaşırtıcı bir kıvraklıkla kendi zihninin tecrübelerini devreye sokuyor. Kimi zaman bu uğurda, bir çığlığa yol oluyor. Toplumsal intibakı kolaylaştırırken insanı normalliğin içinde bayağılaştıran dondurulmuş ‘düşünce’ biçimlerini farklı mekânlara çekip yeniden tasarlıyor. (Bir dipnot olarak, yazarın ‘Fizik’ öğrenimi görmüş olduğunu söyleyelim, bu, şifre çözmeye meraklı kimi okurların işine yarayabilir.)
Erte, kitabın “Hap” adlı ilk öyküsünün başında, okurları nasıl bir dünyanın içine davet ettiğinin haberini veriyor: “Çocukluğumdan beri düşünmemeye çalışırım. Düşünmemek elimden gelmiyor.” Gerçekten de her öyküde durmaksızın düşünen, sorgulayan ve yorumlayan bir anlatıcıyla baş başa kalıyor okur. Bu düşünme biçimlerinin okura bir teklif gibi ulaştığı da oluyor. Sanki yazar kendini, kendi düşünce sistematiğini yazarken inceliyor. Bu öyküde psikolog, anlatıcıya şu ilginç öneride bulunuyor: “‘Şiir yazmayın’ dedi, ‘duyguları boşaltmak sizin durumunuzdaki birine iyi gelmez.’ ‘Duyguları boşaltmak’ demesine sinir olmuştum; ‘Bakın,’ diyerek karşı çıkacaktım ki Allahtan lafı ağzıma tıkadı, yoksa buraya şiir üzerine beylik sözler aktarmak zorunda kalacaktım. ‘Sizin duygularınızı düzenlemeye ihtiyacınız var, öykü yazın mesela.’” Bir öykü okumakta olduğumuza göre bu önerinin dikkate alındığını düşünmeli miyiz? Ama anlatıcı bildiğini okumakta, hastalığını satırlara taşımaktadır; duygularını düzenlemek gibi bir kaygısı da yoktur. Burada bir paradoks yok, yazar bir öykü ortaya koymak için anlatmıyor zaten. “yoksa buraya şiir üzerine beylik sözler aktarmak zorunda kalacaktım” ifadesi yazarın ‘uyanıklığını’ gösteriyor. Kendini anlattığı konunun rehavetine kaptırmıyor; anlattıklarına, çoğu yerde dışarıdan bakıyor. Kendini, okurla birlikte dinliyor. Duygularını değil de düşüncelerini boşaltıyor sanki. Mantığın sınırlarını alabildiğine zorlayan yorumlar, nesnel gerçekliği parçalayan bir hal alıyor. Doktorun “düzenleme” önerisine bir başkaldırı olarak okunabilecek öykünün son cümlesi şu: “Bu öykünün yazarı Çehov değil.”
Bakışın Kirlettiği Ayna’da edebiyat sanatının inceliklerini iyi kavramış, kendine kurduğu düşünce tuzaklarıyla eğlenen bir yazar var. Yazı ile yazarın arasına durmadan engeller koyan, zoru deneyen yazar “Delik” adlı ilk bölümdeki öykülerin –ki her biri somut kurallardan azadedir– tamamında kendisini tartışma konusu yapmayı sürdürüyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi hissedilen, öykü bittikten sonra da okurun zihninde varlığını sürdüren mantık dizgeleri kuruyor. İlk bölümdeki “Bakış ve Beden ya da Anlam Bulutlarının ardına Gizlenen Güneş”, “Güneş Gözlüğü”, “Gazoz Kapağı” ve “Af” adlı öykülerde yazarın anakonusu ‘bağlanma’. Burada asıl önemli olan neden bağlanıldığı değil, ‘birlikteliklerden doğan iktidar’ ve öznenin bu iktidar karşısındaki durumudur. “Alnıma bir delik açmam gerekiyordu. Bir deliğe, alnımın ortasında idare eder büyüklükte bir deliğe acil olarak ihtiyacım vardı.” diye başlayan “Delik” ve “Kendimi öldürecektim. Bir intihar? Hayır. Kendimi başka birini öldürür gibi öldürecektim.” diye başlayan “Sinek” adlı öykülerde anlatıcı, sondan başa doğru bir akış içinde hayata bir başkasının hayatının içinden bakar gibidir. “Kendimi başka birini öldürür gibi öldürecektim.” Bu ifade bizi bir taraftan Rimbaud’a (Ben bir başkasıdır) diğer taraftan Yunus’a (Bir ben vardur bende, benden içeru) götürüyor. ‘İntihar’ bir süs gibi durmuyor yazının yakasında. Adı geçen öykülerde, hayatın kıyısına neden varıldığına dair işaretler yoktur; anlatıcı, kendisini ortadan kaldırmasına fırsat vermeyen yoğun bir zihni kâğıda döker. Nedenlerin eksik olduğu bu öykülerde anlaşılan odur ki yazar okurları başka bir yere yoğunlaştırmak istemektedir.
“Delik” adlı ilk bölümün son öyküsü “Hain ve Düşman”ın başında anlatıcı ilk kez sahnenin içinde görünmüyor; fakat bir müddet sonra, öykünün ikinci bölümünde, önceki öykülerden âşina olduğumuz anlatıcının sesini duymakta gecikmiyoruz. Yazarın bu seferki konusu ‘gençlik ve siyaset’. İkinci bölümün sonlarına doğru, anlatıcının sahneye dalmasıyla öykünün seyri değişiyor. Satırlarda gençliğe özgü bir ritim kendini duyururken, anlatıcının yakasına gençliğe özgü bir buhran yapışıyor. Üçüncü bölümde ise “Hain ve Düşman”ın da bir ‘bağlanma’ öyküsü olduğunu anlıyoruz. Anlatıcının aralarında bir bağ kurulup kurulamayacağı üzerine durmaksızın yorum yaptığı ve belirtileri yorumladığı iki kahraman birbirine kavuşamıyor. Aynen öykü boyunca birbirini yadsıyan ve olumlayan betimlemelerin, görüşlerin hiçbirinin sonuca kavuşturulmadığı gibi. Yazar “Öykünün çelişkili doğasını ise gençliğe özgü bir aşırılık olarak bırakıyorum.” diyor son paragrafta.
Kitabın “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirlettiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk” adlı bölümlerinin arka kapakta gizli bir ana başlık altında toplandığı belirtilmiş. “Delik”in ben-anlatıcısı terk edilse de, bazı izleklerin bu bölümlerde de sürdürüldüğü görülüyor. En önemli izleklerden ‘bağlanma’ kadın-erkek ilişkileri açısından ele alınarak sorunsallaştırılıyor.
Mehmet Erte, okurları zihnin labirentlerinde gezdiriyor; fakat bunu tertemiz, berrak bir Türkçeyle yapıyor. Aynı kavrama pek çok açıdan yaklaşıp uzaklaşıyor, böylece günlük hayatımızın içine dolduğu kalıpları bozarak düşünceyi yeni formlar içinde seslendirmeye çalışıyor. Öykülerdeki anlatıcının tüm duyuları ile zihni arasında sıkı bir bağ var; çevresinde algıladığı her şeyi en küçük parçalarına kadar bölerek kavramaya yönelen bu zihin, parçalar arasında denge kurmaya çalışırken, aslında bize gerçeğin ele geçmezliğini gösteriyor. Bizde, özellikle düzyazı türlerinde yazar, okurla metni baş başa bırakma çabası içinde olur. Bunu başarabilenler sessizce aradan çekilir ve kahramanın başına gelecekleri seyre koyulur. Öznelere çizilen rol, genellikle karakterlerine uygun olur. Bu uygunluk çevre ile de desteklenir. Olay ve çevre dairesine uygun ruhsal bir portre ile donatılan özne çoğunlukla ‘düzenlenmiş’ davranışlar gösterir. Erte, Bakışın Kirlettiği Ayna’da bu önceden ‘düzenlenmiş’ halleri silkeliyor ve gerçeğin ne kadarıyla temas halinde olduğumuzu yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor.
BECKETT-VARİ / Asuman Kafaoğlu Büke
Taraf gazetesi, 20 Mayıs 2008
Bu hafta okuduğum öykü kitabında daha birinci öyküyü bitirmeden bu yazıya “uzun zamandır okuduğum en iyi…” sözleriyle başlayacağımı biliyordum. Kitaptaki tüm öyküleri kahkahalarla okuduktan sonra --gördüğünüz gibi-- ilk cümleyi değiştirmedim.Her okur öznel bir zevke sahiptir. Edebi değerlendirmelerin dışında, okurun kişiliğini yansıtan zevkleri edebi beğeniyi etkiler. Çok farklı türlerde eserlerden zevk alsam da, benim için gerçeküstü mizahın yeri başkadır. Gerçeküstü mizahın (ya da absürd edebiyatın) babası Sisifos Söyleni’nin yazarı Albert Camus sayılır fakat türü gerçek anlamda doruğa ulaştıran Samuel Beckett’dir.
Mehmet Erte’nin Bakışın Kirlettiği Ayna adlı öykü kitabından, tam da Beckett’in eserlerindeki tat alınıyor. Beckett’de rastladığımız türden bir mizaha sahip Erte; öyküleri de gerçeküstü mizahın özellikleri sayılan, gariplikler, bağdaşmaz durumlar, karşıt görüntüler ve anlamsız mantık yürütmelerden oluşuyor.
Erte’nin öyküleri genelde çok sıradan bir durum anlatır havasıyla başlıyor. İlk başta her şey mantıksal bir düzen içinde bir gerçekliğe sahip görüntüsünde ama ilerleyen satırlarda gerçeklikten kopuşuyla birlikte yazar bir üst gerçeklik oluşturmaya başlıyor.Absürd edebiyatın bir özelliği, insanın evreni anlamlandırma çabalarındaki saçmalığı vurgulamaktır. “Absürd” sözcüğünü ilk kullananlardan Soren Kierkegaard, daha sonra varoluşçu felsefenin ve “Absürd Tiyatro”nun gelişiminde büyük rol oynayan Jean-Paul Sartre ve Samuel Beckett, hepsi insanın fazla anlamlar yüklediği doğanın aslında ne denli kayıtsız olduğunu anlatmaya girişmişlerdir. Fakat nihilist değillerdir, çünkü onlar yaşamın anlamsız olduğunu söylemezler, sadece yüklenen anlamların saçmalığını vurgularlar.
Mehmet Erte “Sinek” öyküsünde Kierkegaard’a yaptığı göndermelerle kendini bu türe yakın gördüğünü gösteriyor. “Af” adlı öyküsü ise Beckett’in anlamsızlık gülmecelerine benziyor. “Af” belediyede çalışıp çalışmadıkları belli olmayan iki adamı anlatır. Öykü “(g)ecenin bir vakti, arkadaşım Serkan’la, kasabamızın yeniden düzenlenen Mecburiyet caddesinde sokak lambalarının sağlam dikilip dikilmediğini denetliyorduk” diye başlar. Sokak lambalarının sağlamlığını kontrol eden iki müfettişin öyküsü elbette çok komiktir fakat yazarın asıl alay ettiği şeyin bu görev değil, bu görevi yapış biçimidir. Konu buraya gelince, bu iki adamın herhangi bir işte çalışıyor olabileceğini anlarız. Sonuçta önemli olan, yapılan işin saçmalığı değildir, o işi yapacak adamların mantığıyla işlerini yapıyorlardır. Herhangi bir işi aynı ciddiyetle yapan insanların her birinde görülebilir bu saçmalık. Hatta belki ölüm karşısında herhangi bir işi bunca ciddiye alarak yapmanın kendisi de saçmalıktır.
Bu türün en hoş yanı, mizahın çok şaşırtıcı noktalarda ortaya çıkmasıdır. Mehmet Erte’nin öykülerinde de durum böyle. “Alnıma bir delik açmam gerekiyordu” tümcesiyle başlayan “Delik” adlı öykü, büyük bir merak uyandırarak başlıyor, öykü neden bir delik açması gerektiğini değil, bu deliğin nasıl açılacağı konusuna daldıkça trajik gibi başlayan öykü alay ve gülmeceyle dönüşüyor.
Kitabın bence en güzel öykülerinden “Bana Ne Ben”de yazar bir ara “hikâyeye geçmeden önce nasıl yazdığım hakkında konuşacağım. Çünkü her şeyin nasıl olduğu konusunda bir fikri olan ya da derhal bir fikir edinmek isteyen sizler çok tuhafsınız” dedikten sonra “ilk kelimeden sonra değilse bile, ilk cümleden, o da olmadı ilk paragraftan sonra yazar bir hapishanenin içindedir” diye açıklıyor yazma şeklini. Form açısından okurla da oynamaya başlıyor, okuru da kendi gibi metnin içine hapsetmeyi başarıyor, sürekli bir önceki paragrafa sonra son paragrafa okuru yollayarak, hep başladığı noktadan – hem de yazarın nasıl yazdığı hakkında hiçbir fikir edinmeden – öteye gidemiyor.
Bakışın Kirlettiği Ayna, bazen büyük bir acıma duygusu uyandırarak paranoyak bir zihnin işleyişine tanık olmamızı sağlıyor, bazen de yaptığımız her şeyden şüphe duymamızı sağlayacak kadar gerçeklik düzeyimizi alt üst ediyor. Karanlık-sever ve ironi-sever okurlar için ideal bir kitap.
Bu hafta okuduğum öykü kitabında daha birinci öyküyü bitirmeden bu yazıya “uzun zamandır okuduğum en iyi…” sözleriyle başlayacağımı biliyordum. Kitaptaki tüm öyküleri kahkahalarla okuduktan sonra --gördüğünüz gibi-- ilk cümleyi değiştirmedim.Her okur öznel bir zevke sahiptir. Edebi değerlendirmelerin dışında, okurun kişiliğini yansıtan zevkleri edebi beğeniyi etkiler. Çok farklı türlerde eserlerden zevk alsam da, benim için gerçeküstü mizahın yeri başkadır. Gerçeküstü mizahın (ya da absürd edebiyatın) babası Sisifos Söyleni’nin yazarı Albert Camus sayılır fakat türü gerçek anlamda doruğa ulaştıran Samuel Beckett’dir.
Mehmet Erte’nin Bakışın Kirlettiği Ayna adlı öykü kitabından, tam da Beckett’in eserlerindeki tat alınıyor. Beckett’de rastladığımız türden bir mizaha sahip Erte; öyküleri de gerçeküstü mizahın özellikleri sayılan, gariplikler, bağdaşmaz durumlar, karşıt görüntüler ve anlamsız mantık yürütmelerden oluşuyor.
Erte’nin öyküleri genelde çok sıradan bir durum anlatır havasıyla başlıyor. İlk başta her şey mantıksal bir düzen içinde bir gerçekliğe sahip görüntüsünde ama ilerleyen satırlarda gerçeklikten kopuşuyla birlikte yazar bir üst gerçeklik oluşturmaya başlıyor.Absürd edebiyatın bir özelliği, insanın evreni anlamlandırma çabalarındaki saçmalığı vurgulamaktır. “Absürd” sözcüğünü ilk kullananlardan Soren Kierkegaard, daha sonra varoluşçu felsefenin ve “Absürd Tiyatro”nun gelişiminde büyük rol oynayan Jean-Paul Sartre ve Samuel Beckett, hepsi insanın fazla anlamlar yüklediği doğanın aslında ne denli kayıtsız olduğunu anlatmaya girişmişlerdir. Fakat nihilist değillerdir, çünkü onlar yaşamın anlamsız olduğunu söylemezler, sadece yüklenen anlamların saçmalığını vurgularlar.
Mehmet Erte “Sinek” öyküsünde Kierkegaard’a yaptığı göndermelerle kendini bu türe yakın gördüğünü gösteriyor. “Af” adlı öyküsü ise Beckett’in anlamsızlık gülmecelerine benziyor. “Af” belediyede çalışıp çalışmadıkları belli olmayan iki adamı anlatır. Öykü “(g)ecenin bir vakti, arkadaşım Serkan’la, kasabamızın yeniden düzenlenen Mecburiyet caddesinde sokak lambalarının sağlam dikilip dikilmediğini denetliyorduk” diye başlar. Sokak lambalarının sağlamlığını kontrol eden iki müfettişin öyküsü elbette çok komiktir fakat yazarın asıl alay ettiği şeyin bu görev değil, bu görevi yapış biçimidir. Konu buraya gelince, bu iki adamın herhangi bir işte çalışıyor olabileceğini anlarız. Sonuçta önemli olan, yapılan işin saçmalığı değildir, o işi yapacak adamların mantığıyla işlerini yapıyorlardır. Herhangi bir işi aynı ciddiyetle yapan insanların her birinde görülebilir bu saçmalık. Hatta belki ölüm karşısında herhangi bir işi bunca ciddiye alarak yapmanın kendisi de saçmalıktır.
Bu türün en hoş yanı, mizahın çok şaşırtıcı noktalarda ortaya çıkmasıdır. Mehmet Erte’nin öykülerinde de durum böyle. “Alnıma bir delik açmam gerekiyordu” tümcesiyle başlayan “Delik” adlı öykü, büyük bir merak uyandırarak başlıyor, öykü neden bir delik açması gerektiğini değil, bu deliğin nasıl açılacağı konusuna daldıkça trajik gibi başlayan öykü alay ve gülmeceyle dönüşüyor.
Kitabın bence en güzel öykülerinden “Bana Ne Ben”de yazar bir ara “hikâyeye geçmeden önce nasıl yazdığım hakkında konuşacağım. Çünkü her şeyin nasıl olduğu konusunda bir fikri olan ya da derhal bir fikir edinmek isteyen sizler çok tuhafsınız” dedikten sonra “ilk kelimeden sonra değilse bile, ilk cümleden, o da olmadı ilk paragraftan sonra yazar bir hapishanenin içindedir” diye açıklıyor yazma şeklini. Form açısından okurla da oynamaya başlıyor, okuru da kendi gibi metnin içine hapsetmeyi başarıyor, sürekli bir önceki paragrafa sonra son paragrafa okuru yollayarak, hep başladığı noktadan – hem de yazarın nasıl yazdığı hakkında hiçbir fikir edinmeden – öteye gidemiyor.
Bakışın Kirlettiği Ayna, bazen büyük bir acıma duygusu uyandırarak paranoyak bir zihnin işleyişine tanık olmamızı sağlıyor, bazen de yaptığımız her şeyden şüphe duymamızı sağlayacak kadar gerçeklik düzeyimizi alt üst ediyor. Karanlık-sever ve ironi-sever okurlar için ideal bir kitap.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)